
Pençelerine kadar tüylerle kaplı yavru şahinin karnı süt beyaz, sırtı koyu kahverengi, uzun kahverengi kanatları beyaz şeritli, minnacık tırnakları kılıç, gagası da hançer gibi keskinmiş.
Yavru şahin bir an önce büyümek, ruhunun arzularını yerine getirmek; gökyüzünün enginliğinde gönlünce kanat süzmek istiyormuş. Bu yüzden sürekli sınırlarını zorluyor, anne babası avlanmaya gittiği her defasında, o da yüksek bir tepede kurulmuş yuvasında yoruluncaya kadar kanat çırpıyormuş. Yükseklerde uçmak için doğduğunu hissediyor, bunun coşkusuyla yerinde duramıyor, uçmanın, özgür olmanın, gökyüzünü kanatlarıyla kucaklamanın düşünü kuruyormuş.
Günlerden bir gün anne ve babası yiyecek bulmak amacıyla uzaklara uçuyorlar. Yavrularını yuvada yalnız bırakıyorlar. Gitmeden önce de ona, 'yuvanın kenarından aşağıya bakma ve sakın uçmaya kalkma' diyor, olduğu yerde kalması için sıkı sıkı tembih ediyorlar. Fakat bunlar özel yaradılışlı yavru şahin için geçerli tembihler değilmiş. O yüreğinde özgürlüğün çıldırtan ürpertisini hissediyor, yuvadan uçacağı günün hayaliyle yanıp tutuşuyormuş, bundan başka bir şey düşünmüyormuş. Anne ve babası gittikten kısa bir süre sonra yerinden kalkmış ve yuvanın kenarına gelmiş. Bir süre yuvasından aşağısını izlemiş... Görüntü muhteşemmiş... Güneş, ağaçlar, akar sular ve kuşlar gözlerinin önünden bir bir geçmekteymiş. Kaslarını germiş, kendini her zamankinden daha güçlü hissetmiş. Özgürlük onu çağırıyordu. Artık sınırlarını aşıyor, hayallerine kavuşuyordu. Bir adım daha ileri çıkmış. Derin bir iç çekmiş ve kanatlarını ardına kadar açmış. Derken, güçlü, çok güçlü bir rüzgar esmiş ve yavru şahini yuvasından söküp, dev bir uçurumdan aşağı atmış. Hızla aşağı düşmeye başlamış. Kanatlarını açmış ama, kanatları henüz onu taşıyacak kadar güçlü değilmiş, düşerken bunu anlamış. Büyük bir azimle kanat çırpmış ancak, yine de uçurumdan aşağı düşmekten kurtulamamış. Bir süre havada sağa sola savrulduktan sonra şansı yaver gitmiş olacak ki yere değil, ormanlık bir alanda ağaçların dalları üzerine düşmüş. Canı yanmış ama, hayatta da kalmış. Yavru şahini çocuklarına yiyecek aramaya çıkan bir çaylak kuşu bulmuş. Çaylak onu alıp yuvasına götürmüş. Yavrularının arasına katmış ve onu şahin gibi değil, çaylak gibi büyütmüş.
Zaman su gibi akıp gitmiş. Yavru şahin akıp giden zaman içinde büyümüş ve 'kardeşlerinden' farklı olduğunu görmüş. Onlara benzemiyormuş... Ait olmadığı bir yerde, ait olmadığı bir ailede, kendisine tamamen yabancı bir iklimde büyümüş biriydi. O, aslında çaylak ailesinin 'ötekisiydi!' Bunu görüyor, kendine yabancılaştığını fark ediyor, özgünlüğünü algılıyor, anlıyor ve anlamlandırabiliyormuş.
Günler, haftalar boyu bunun üzerine düşünüp, durmuş. İçine kapanmış, kardeşlerinden uzaklaşmış, yalnız yaşamaya başlamış. Ait olduğu yeri özlüyor, bu yüzden huzursuz ve mutsuz oluyormuş. Annesi de bunu fark ediyor ama yine de ona gerçeği söylemiyormuş. Anna çaylak her şeyi inkar ediyor,onun bir çaylak olduğunda ısrar ediyormuş.
Günlerden bir gün yavru şahin ailesinden ayrılmaya karar vermiş. 'Buradan gitmek, farklı olan ülkeleri görmek, orada hüznümü dağıtmak istiyorum' demiş. Annesi ve çaylak ailesinden kardeşleri onun bu istemini kabul etmemişler. Ne var ki içindeki ait olduğu yere gitme istediği engellenecek gibi değilmiş...
Hikayenin sonunda yavru şahin kendisi için doğru olan kararı veriyor. Kendi toprağına doğru uçuyor. O ait olduğu yere gidiyor ve orada şahin gibi yaşamaya başlıyor. Kendine dönen ve kendi ülkesine giden yavru şahin orada hayal ettiğinin fazlasını yaşıyor...*
* * *
Kürdün tutkulu özgürlük mücadelesi yavru şahinin hayat hikayesine benziyor! Şahin yavrusu şahin olmak, yükseklerde uçmak için doğmuş bir kere. Rüzgar yuvasını dağıtmış, onu uçurumdan aşağı atmış. Bir çaylak da gelip onu almış ve kendine benzetmeye çalışmış ama, kendisi olamadığı, kendi özgünlüğünü yaşayamadığı için hiç bir zaman mutlu ve huzurlu olamamış. Ait olduğu yerin ve değerlerinin hasreti yüreğini kanatmış.
Tabii, her canlı ister insan olsun ister hayvan, ne olarak doğmuşsa öyle yaşamak istiyor. Ruhu ona bunu emrediyor. Şahinin çaylak, aslanın çakal, tilkinin kaplan gibi yaşaması mümkün değil. Bu doğanın ve yaşamın yasalarına aykırıdır. Aynı şekilde bir Kürdün Türk, Arap ya da Acem gibi yaşaması, kendini inkar etmesi ve kendine yabancılaşması da doğaya ve hayata aykırıdır. Çünkü farklılık hayatın ve doğanın en büyük zenginliği, insan soyunun en güzel özelliğidir. Renk, dil, kültür, din, mezhep, etnik köken ve düşünce farklılığı insanın içindeki cevherin ortaya çıkmasına vesile oluyor. Farklılık hayata müthiş bir dinamizm ve zenginlik katıyor. Hayat anlamını farklılıkların barış içindeki rekabetinde buluyor. Onlar yarıştıkça hayat daha da güzelleşiyor.Bu sayede ilerliyor, gelişiyor ve daha da yaşanası hale geliyor.
Farklılıkları öldürmek aslında hayatı öldürmektir. Anlamlı bir yaşam için farklı olanı yaşatmak gerekmektedir. Herkesin birbirine benzediği, bütün renklerin silindiği, kuru,karanlık bir iklimin esir aldığı hayat, hayat değil, işkencedir. Kaldı ki birbirinden çok farklı insanların ve toplulukların sahip oldukları dil, din, kültür ve yaşam alışkanlıklarını karşılıklı etkileşim içinde birbirleriyle karşılıklı saygı ve hoşgörü temelinde paylaşmaları barış içinde bir arada yaşama iradesini de güçlendirmektedir. Farklılıklara saygıyı duyma ve onu benimseme yerine inkara yönelme ise herkesi tüketen savaşları tetiklemektedir.
Dünya insanlığının tarihi bu yüzden dinler ve uluslar arasındaki savaşların tarihidir. Dini bağnazlık ve ırkçı şoven zihniyet yüzünden dünya insanlığı geçmişte ağır bedeller ödemiştir ve maalesef günümüzde de ödemektedir.
'Kavimler Kapısı' Anadolu ve Mezopotamya'nın tarihi de farklı değildir.
Sümer, Akad, Guti, Asur, Hitit, Mısır, Med, Pers, Part, Bizans, Arap ve Selçuklu gibi birçok uygarlığın gelip geçtiği bu toprakların ruhu 'insanlığın ortak değerleriyle' yoğrulmuştur. Hepsinden de geride bir şeyler kalmıştır.
Kimi yazıyı icat etmiş, kimi yasayı yaratmış, kimi bir tarım aleti, kimi bir düşünce üretmiştir. 'Kavimler Kapısı'nda giyim kuşamdan damak tadına, sanat ve müzik zevkinden tarım ve hayvancılığa, gök bilimlerinden matematiğe hayatın her alanında 'ortak değerler' yaratılmış, insanlığın gelişim sürecine bu topraklardan ciddi katkılar yapılmıştır. Beş bin yıllık zaman akışı içerinde bu topraklarda herkesin kendini içinde bulduğu kozmopolit bir kültür yaratılmıştır. Kimsenin tekelinde olmayan, herkesi kucaklayan bu kültüre karşı da maalesef 100 yılı aşkın bir zamandır ırkçı, inkarcı ve imhacı bir saldırı yapılmaktadır. O toprakların kadim halklarından Ermeniler, Rumlar ve Asuri Süryaniler ya kılıçtan geçirilmiş, ya da zorla göçertilmiştir.
Anadolu ve Mezopotamya önce, İttihat ve Terraki'de, sonra da Kemalizm'de ifadesini bulun ırkçı Türklüğün 'kök kazıma' siyaseti yüzünden insanlık adına sağladığı binlerce yıllık birikimlerini yitirmiştir. Kavimler Kapısı 'soykırımlar ülkesine' çevrilmiş, farklı olanlar o topraklardan silinmiştir. Ermeni, Rum ve Asuri Süryani'den sonra ise sıra Kürtlere gelmiştir. Yüksek dağların koynundaki yuvasında uçmayı bekleyen yavru şahinin yuvasını dağıtan rüzgar misali, ırkçı zihniyet Kürdün ülkesini paramparça etmiş, onu başka bir dilde ve kültürde erimeye zorlamış, asimile olmayan ve kendini inkar etmeyen herkesi kılıçtan geçirmiştir.
İnsanın kutsal sayıldığı o topraklarda, insanın yerine devlet geçirilmiş, her etnik köken, din, dil ve kültürden insan, 'kutsal devlet' için bir 'araç' haline getirilmiş, buna isyan ve itiraz eden 'düşman' ilan edilmiştir. 'Kavimler Kapısı'nın kan gölüne dönüşmüş olması bu yüzdendir. Kürtlerin yüz yıllık isyanları da bu yüzdendir. Kürdün ağır bedele mal olan kendisi olma, kendi özgünlüğü ve değerleriyle dünya insanlığına katılma mücadelesinin ve bu yolda isyan etmesinin 'insanlık kavgasına' dönüşmesi de bu yüzdendir. Kürt özgürlük hareketinin bir 'insanlık hareketi' olmasın altında bu felsefe yatıyor. Kürt halkı yalnız kendisi için değil, o toprakların asil ruhu için de savaşıyor. Kürt isyanını haklı, meşru, kutlu ve yenilmez kılan da bu oluyor...
Ülkesi elinden alınmış, kimliği, dili yasak, kültürü talan edilmiş, başka bir dilde ve kültürel iklimde büyümeye zorlanmış, baskılanmış, dışlanmış, aşağılanmış bir halkın kendi ülkesinde söz ve karar sahibi olması, aynı toprakları paylaştığı insanlarla barış içinde, eşitlik, özgürlük ve gönüllü birliktelik temelinde yaşama savaşımı vermesi, sadece o halk için değil, parçası olduğu insanlık için de önemli bir kazanım anlamına geliyor. Elbette, özgürlükten, özgünlükten, emekten, ekmekten, kardeşlikten, barıştan, barış içinde yan yana yaşamaktan yana olan ve bu uğurda can veren herkesi saygıyla, bedel ödeyen herkesi de onurla ve yürekle anmak gerekiyor. Yoksa kaderde çaylak olmak, çaylak gibi yaşamayı kabul etmekte vardı.
Çaylak olmayı içine sindiremeyen, şahin gibi yaşamak için savaşan ve gökyüzünün enginliğinde özgürce kanat çırpan o güzel insanlar olmasaydı, dünya insanlığı Kavimler Kapısı'nda hepten kaybedecekti... Sınırları zorlamak ve isyanın kanatlarını ardına açmak kadim toprakların kurtuluşu olacaktır. Bunun içinde olan herkesin adı da tarihe, 'kutlu insan' olarak yazılacaktır...
* Hint hikayesi, Mümin Sekman'ın Limit Sizsiniz (Alfa) kitabından alınmıştır.
GÜNAY ASLAN