Okuduğunu anlamamakta direnen kafaya en başta söyleyeyim: Barışa karşı değil. Gerçekçiyim. Barış adına, ağızlara bir mıskal umut şirinliği sürüp, kitleleri uyutan, sonra beyinleri "unutturmaya" yatıran küçük adamın entrikalarına karşıyım, ben.

Erdoğan rejimi, 12 yıldan beri küçük adam kafasıyla, "klasikleşmiş" entrikalarını çeviriyor. Bunca olay arasında, buna yer ayırıp, bir kere daha açayım entrikalar gıjgarıjnı:
Başlangıçta, Amerika ve Avrupa’yı da kendine inandıracak kadar, rolünde başarılı oldu. Onlardan aldığı güçle, "ileri demokrasi" adını verdiği diktatoryal rejimin duvarlarını ördü ve kumsala gömülü hayallerin peşinden giderek içe yöneldi.
Dışışleri Bakanı Ahmet Davutoğlu’nun "derinlikli stratejisi" ile içerideki muhalifleri pembe vaatlerle uyutup, yedekleyeceği güçle Osmanlı ruhunu hortlatacak, değneksiz köy sandığı Ortadoğu'da "cihan fatihi" olacaktı, Erdoğan.
Bu kurnazlıkla, "bulunmaz bir demokrat" olduğunu gösterme rolünde, bir Alevi’yi "mostralık" niyetine Milletvekili, bütün göçmenler kanı bayrak renginde soylu Türk, ama "Romanya'dan gelen" anlamında, "Roman" diye ayrılıp aşağılanan Çingenelerden bir temsilcisi bile aday yaptı. Ermeni, Rum ve Yahudi kalıntıları üstünde, "iyi saatte olsunlar" selamını, hiç eksik etmedi.
 Kürtler zaten "kardeşleri"ydi. Onları, Allaha olan sevgisinden, yaninin yanisiyle, Allah yarattığı için seviyordu. AKP Kürtleri ise Hüseyin Çelik, Mehmet Metiner, Orhan Miroğlu şeklindeydi. Hatta zaptiyesi Beşir Atalay bile Kürt'tü…
Bu şekilde kandırma sıralamasına koyduğu kimlikler, aidiyet, mensubiyetler için, şarkıcılar, sinema oyuncularından oluşan, aralarına AKP "Kaşmer"i ve "Xulam" aydınları da serpiştirerek "açılım" toplantıları düzenleyince, artık sorun yok, iç barış tamam, şimdi Osmanlı imparatorluğunu ihya yollarında "arş ileri, marş ileri" zamanıydı.
Ama, her entrikanın bir sonu vardı. Sonunda dar yerde özüne döndü. AKP Kürdü olmayanlara, televizyonlarda naklen yayımlanan sokak işkencelerinden sonra, toplu tutuklamalar süreci başladı. Bütün gücüyle dağlara yöneldi. Tek ağaç bile düşmandı.
Kemal Kılıçdaroğlu, kafasını bozunca "o Alevi" nitelemesiyle, onun kişiliğinde Alevileri toplum dışı, ayıplı, aykırı, kusurlu ilan etti. "Alevi Esad gelip, Reyhanlı’da 52 tane Sünni kardeşimizi katletti", sözüyle de, El Kaide çizgisine savruldu.
"Roman"ların barınakları yerle bir edilip, yerine TOKİ siteleri konduruldu. Her biri bir yana savruldu.
Kimi Ermeni yazarlar, dolgun ücret mukabilinde, "Xulamlığa" devam ede dursun, sınırın yanı başındaki Ermeni kasabası Kesab’ın varlığına bile tahammül edilemedi. El Kaide’ye verilen ihale karadan ve havadan destekle fethedildi. Ermeniler Kesab'tan sürüldü.
Kürtlere gelince: Onlar dağda, düzde, sandık başlarında zaten başkaldırandı. Baş eğen değil, kendi güçleriyle pazarlık eden…
Pazarlık başladığında, haklarının teslimi ve çiğnenmiş onurlarının tamiri şartıyla masaya oturdular. İyi niyetin kanıtı olarak, silahları susturup, gerilla güçlerini bile çekmeye başladılar. Ama "dünyayı kandırmış adam" profili bundan sonra belirmeye başladı.
Kürtlerin, "alo kardeş, hak ve hukukun yasal zemini nerede?" sesi hep havada kaldı. Kürt tarafının "Rojava, benim kırmızı çizgimdir, ona dokunursa aralar bozulur" şartı kulak ardı edildi. Taşeron olarak kullandığı El Kaide’ye açık destekle kesinti bitmedi.
Bir yandan da genel taarruz için askeri yığınak, savaş yolları ve kalelerin inşaası derken, seçimlere sıra geldi. Suskunluk, hile ve zorbalık olarak ortaya döküldü. Kürtlerin gözü içine baka baka başta Ceylanpınar olmak üzere Urfa ve hinterlandına, Hasankeyf ve birçok Kürt yönetimine el koydular. 15 kere oylar sayıldığı halde, üstlerine geçiremedikleri Ağrı seçimini iptal ettiler. Küçük adam, sözün neresinden çıktığından habersiz, küçüklüğüne devam ediyordu.
Kürtlerin mücadele gücü KCK’nin, "demokratik süreç kapalı" demesinin özet sebebi budur.
Geri bırakılmış, yıllar yılı Kemalizm kalıbının tehdidi altında yaşamış, kendi halkını "kurtarıcı" yalanıyla kandıranların, "entrika dolu çuval kafadan barış çıkmıyor"du.
Bu kafaya kanıp, Erdoğan'ı iktidara getiren dünya, El Kaide'ye kimyasal zehir olan 'Sarin gazı' tedarikçisi diye, şimdi hayal kırıklığı içinde, kendi eliyle yarattığı canavardan kurtulma çareleri arıyor.
Oysa kimyasal zehir iddiası yeni değil. Bugünkü Genelkurmay Başkanı Necdet Özel Ballıkaya mağalarında, 20 gerilla kurşun yarasız katledildikten sonra, TV kameralarına sırıtan törensellikle tekmil alıyordu. 22 Ekim 2011 tarihinde Çukurca’da Geliye Sitîla’da (Kazan Vadisi) 36 gerilla bir vuruşta katledildi. Kurtulanlardan biri, dünyaya bombadan sonra yerden, meyve kokulu gaz yükseldiğini söyleyerek, insanlık suçunu ihbar etti. Ama kurşun, şarapnel parçası yarası taşımayan cenazeler kaçırıldı. Otopsi gizli yapıldı. Dünya suç ortaklığıyla sessiz kaldı. İşin ucu kendilerine dokununca uyandılar.
Ama geçmiş olsun Erdoğan, onların katkılarıyla "Batı demokrasisinin kale bekçisi" NATO duvarından sıyrılıp Katar, Suudilerin cephesine savruldu. Osmanlı hayaletini dirilteyim derken, onların "teröristi" El Kaide ile müteffik oldu.
Askeri, polisi, adliyeyi de ele geçirip, çıkarlarına dokununca, yarattıklarını itibarsız diktatör müsvetesi ilan ettiler.
Kürtler, bugüne kadar onların her türlü desteğine rağmen insanlık arayıcısı olarak direndi. Sonunda onlar da, Kürtlerin "küçük adam entrikalarına güven olmaz" sözüne gelmeleri. Değişiklik mi? Hepsi bu kadar!..