Böylesi bir durum içerisinde var olan sanat bu gerçekliğin bir yansıması, bir parçası mıdır, yoksa bu gerçekliğin içerisinde sanat ontolojik bir karşıtlığı mi ifade eder? Teodor Adorno, sanatın burjuva düzeni içerisinde burjuva düzenin sahip olmadığı bir düzeni ve doğruluğu içerdiğini söyler. Burjuva toplumun gerçekliği, burjuva toplumu oluşturan unsurların çarpıklığı ve yanlışlığından doğar. Sanat, ise burjuva toplum öncesi, hatta merkezi uygarlık öncesi bölünmemiş, kendine yabancılaşmamış toplumsal düzenin, burjuva düzen içerisinde hala sürdürülebiliyor olma durumunu ifade eder. Bu pencereden bakıldığında "sanat toplumun aynasıdır" yahut "sanat toplumsal gerçekleri yansıtmalıdır" değerlendirmesi sanatın toplumsala bağlı olması gerçeği çerçevesinde ifade edilen iyi niyetli bir değerlendirme olarak kabul edilse bile aslında bu yaklaşım özü itibariyle, sanatın burjuva düzene hizmet etmesi ve bu düzenin sürmesine katkı sunması anlamına gelir. Zira yaşanan mevcut toplumsal gerçeklik burjuva toplum düzeni gerçekliğidir.
Öyleyse sanat toplumsal gerçeği yansıtma görevi ile değil, mevcut toplumsal gerçekliğin, insanın ortakçı, bölünmemiş özüne yönelik bir gerçekliğe dönüşmesine dair bir farkındalık yaratmakla sorumludur. Buna göre Adorno’dan gidersek, sanat aslında yanlışın içinde doğrunun arayışıdır. Adorno gibi bir başka Frankfurt okulu düşünürü olan Michel Foucault’un "yanlış hayat, doğru yaşanmaz" sözünün "yanlış hayatın içerisinden doğru hayat tarif edilir" şeklinde bir tamamlamasıdır aslında ifade edilen. Burjuva sanat eleştirmenleri tarafından çokça ifade edilen yukarıda da söz ettiğimiz sanatın toplumsal gerçekliği yansıtma göreviyle tavzif edilmesi aslında burjuva düzenin ilelebet süreceği, sanatın da bu gerçeği dile getirerek bu düzenin ebedileşmesine payandalık etmesi gerektiği anlatılmak istenmektedir. Burjuva toplumda sanat, burjuva toplumun çürümüşlüğüne, sıkışmışlığına, açmazına dair bir protesto eylemi, bir karşıtlık ve eleştiri pozisyonunu ifade eder. Sanat toplumsal gerçekliği değiştiren bir eyleme yönelmekten ziyade , içinde doğmuş olduğu topluma yönelir ve yanlış gerçekliğe karşılık insanın cevheri değerlerini ifade eden çıkışı işaret ederek bir entelektüel müdahalede bulunur.
Bir bütün olarak toplumsal yaşamın hücrelerine kadar bölündüğü ve bir birine dolayısıyla her parçanın kendine yabancılaştırıldığı bir düzen gerçekliği içinde sanat bir bütünleşme arayışıdır aynı zamanda. "Bölünen yabancılaşır, yabancılaşan bölünür" kısır döngüsü içerisinden, "bütünleşen kendini bulur, kendini bulan bütünleşir, insan bütünde kendini tanır" çıkışını yaratmaktır sanat eyleminin özü. Adorno, bütünleşme bilincinin ve güdüsünün parçalanamadığı yegane alanın sanat alanı olduğunu söyler. Öyleyse sanat öz olarak burjuva toplumun, merkezi uygarlığın yarattığı bölünmüşlük ve kendine yabancılaşma gerçekliğine yüksek sesle bir itiraz ve çevrenin, gettonun, köyün ortakçı değerleriyle buluşmaya bir çağrıdır. İtiraz etmeyen ve çağrısı olmayan her çeşit sanat netice itibariyle burjuva toplum düzenine hizmet etmekten başka hiçbir anlam taşımaz.