Onun hep içinden gelirdi,   Çocukluğundan beri hatıra defteri tutardı... Ana-baba zoruyla değil kendi isteğiyle. Onun içinden gelirdi hep. Bazen bir cümle bazen tek sözcük bazen bir olay yazardı ağacın âhını alan sayfalara... Hatta bir seferinde, ilk okul üçe giderken yolda kaşlarının arasında "nokta dövme" olan bir kadını görünce, "Dövme" bilmediğinden, kadının yüzüne nokta koymasına anlam verememişti. Sonra da, noktayı yüzünde unutmuş olabilir, hiç, öylesine, demişti... Okul dönüşü o günkü sayfaya sadece nokta kondurmuştu. Hiç, öylesine. Sürç-i lisan olur da sürç-i el olmaz mı? Yazdıklarını pek okumazdı, ama nedense arada bir defterini gizlice açar sayfanın ortasında leke gibi duran noktaya bakardı... Bir seferinde gizlice defterini karıştıran meraklı annesini yakalamış, annesi hem kendini savunmak hem de gönlünü almak için; "Ama senin noktan gülüyor" demişti...

Büyünce de bu huyunu sürdürmüştü. Aşk içinden gelirdi ve giderdi. Bazen de gelir nokta gibi konar gitmezdi, ama içinden gelirdi. Devrimi de öylesine, içinden sevmiş, devrimci olmak içinden gelmişti. Elbette ince ve kalın kitaplar okumuş, alıntılar ezberlemişti. Herşey ama her şey onun içinden gelirdi. Bu nedenle; benim içimden gelir der, gider ya da kalırdı...

O gün de içinden gelmiş, gitmişti...

Barış için yürürken "insan"ın unutulmuş bir soru olduğunu hatırladı. Kullanılmak üzere ısmarlanmıştı sanki insan. Çocukluğunda oyuncak gemi olmayı severdi, alemin oyuncak devlet olduğunu öğrenmişti büyüyünce. Her şeyi güzel nedenlere ve sonuçlara bağlayan saçlarını hapishanelerde ağartan dedesi, devrim ile devleti asla aynı cümle içinde kurmaz; sanatı ve insanı çağırırken asla devlet sözünü kullanmazdı. İnsanları kokularından seçen dede; bu devlet kokuyor, diye uyarırdı torununu. Kokudan korkar mı insan, koku var koku vardı; devlet kokanlardan korkulurdu. Kısacık hayatı boyunca devleti de kokusunu da hiç sevmemişti.

Yürüyüş başladığında; yanından hiç eksik etmediği defteri geldi aklına. Dokundu. Defter de bilinmek, hatırlanmak isterdi. Hep içinden gelirdi, o gün de öyle oldu, defteri açıp yazdıklarını seyretti. Sonra içinde "barış" geçen sloganlardan defteri unuttu. Bu ülkede ölmek kolaydı, ama her gün her gün ölmek zordu... Bazı insanlar "iz" bazı insanlar "toz" bırakırdı geride. Hem "iz" hem" de "toz" olmak istediğini düşündü. Yazdıklarının ve yaşadıklarının tozunu alıp şöyle altına bakıp okusunlardı. Suruç'ta kucağında ölen arkadaşı, "Son arzum mu? Neler oluyor dünyada..." demişti. Her şey ona, kimine göre son'a kimine göre başa gidiyor gibiydi, ama onun; sonun ve başın kim ve ne olduğunu kimse bilmiyordu.

Patlama. Toz. İz. Öldürme ödevini yerine getirmişti sakallarına ellerindeki kanı silenler... Hayatında ilk kez bir şey içinden gelmemişti... Ölmüştü...

Arkadaşları annesine defterini teslim etti. Anne, gözyaşlarının tozunu silerek hayatında ikinci kez kızından izinsiz olarak defteri açtı... İlk sayfadaki "Ah, okumaya başlamadan önce/ Çiçeklere su vermek lazımdır" dizelerini okudu. Çiçeklere su verip geldi. Sayfaları çevirdi, "İnsan demek ki bu değilmiş... Devletmiş insan. Meğer, devletin gittiği her yere din de, ölüm de gidermiş..." yazan sayfada durdu. O arada kızının arkadaşlarından birine telefon geldi; "Şart değil öldürüldü dememiz, uykuda deriz. Kaybolduk deriz, birbirimizi bulamadık deriz" dediğini duydu. Bir başka sayfada, "Ölürken biz neredeyizdir..." diye yazmıştı kızları. Annelerin de içinden gelirdi ama çoğuz kez hissettirmezlerdi. Anne içinden gelen hızla "nokta"nın olduğu sayfayı açtı. Noktanın tam üstünde, "Devrim? Aşk? Yaşamak? Bir daha ki sefere. Nokta." yazıyordu.

Anne, kızının iki kaşının arasına nokta koydu.