Yol boyu geçtiğimiz köylerden KDP pêşmergelerinin de hareketliği görülüyordu. İçinden geçtiğimiz Sinun kasabasında kimse kalmamış gibiydi. Çocuklar, zafer işaretli yaparak, gerilla lehine bloganlarla yolumuzu kesiyordu. Şengal Dağı'na doğru tırmanınca DAİŞ’ten kaçarak dağa sığınanların çadırları vardı. Gülümseyen çocuklar ise oyunlarına devam ediyordu.

Çadırın önünde duran kadınların mutlulukları yüzünden okunuyordu. Çünkü bu kez Şengal özgürleştirilecekti. Hemen hepsinin elinde dededen kalma silahlar vardı. Gençler ise pek görünmüyordu çadırların önünde. 'Gençler nerede' diye sorduğum şoför, hepsinin özgürleştirme operasyonuna katılmak için gittiklerini söylüyor.

Yaşlı bir Êzîdî kadını, ''evlerimizin eşiğinde oturmayı özledik'' diyor. Bir an önce, yanmış ve yakılmış olsa da topraklarına, evlerine dönmek istediğini söylüyor.

Beklediğim an gelmişti. Şengal Dağı'ndayım. Derwêş ile Adulê’nın aşkı ve fermanlarla Êzîdîlerin kanlarıyla kutsanmış toprakların zirvesindeydim. 

Yoğun bir trafik var. YBŞ, HPG güçlerinin arabaları durmadan gelip geçiyorlardı. Êzîdî direnişçiler topraklarını özgürleştirmeye gidiyorlardı.

Şengal şehir merkezinden dumanlar yükseliyor. DAİŞ evleri, işyerlerini ateşe veriyordu. Gür bıyıklı ve sakallı bir Êzîdî, ''Bırakın yaksınlar. Yakmakla topraklarımıza getirdikleri kirlerini yakmış oluyorlar. Ancak onların kirini ateş temizler'' diyor. 

Kentteki gerilla güçleri ile YBŞ savaşçıları giderek ilerliyordu.

Babê Salih ile Şakiro’dan ayrı ayrı Dewrêşê Evdî ile Adûlê ağıtını dinledim.


Seyit Evran