Demokratik olmayan rejimler kapitalist modernite tarihinde defalarca ortaya çıkan siyasal egemenlik biçimleridir. Günümüz Türkiye’sinde hiç kuşkusuz bir güç siyaseti hüküm sürüyor. Gücü, iktidar kılıcını elde tutan, canının istediği her şeyi yapabileceğini zanneden bir zihniyetin yapıp ettikleri her gün yeni trajediler doğuruyor. Otokratik rejim bir ‘seçenek’ ya da ‘olanak’ olmaktan çıkıp, iktidar için zorunlu bir kumara dönüşmüş durumda. Bu hakikat totaliter ülkelerdeki toplama kamplarının mantığı dışında değil. Her şey olabilir, her şey yapılabilir! Böylelikle her geçen gün toplum totaliter anlayışı içselleştirir.

Nitekim karşımızda yüz binlerce insanın açlığa mahkum edildiği, intiharın bir kurtuluş seçeceğine dönüştüğü, eğitim sisteminin iktidarın ideolojik silahı olarak kullanıldığı, hapishanelerde ağır hastaların ölüme terkedildiği, kadın katliamlarının sıradanlaştığı bir toplumsal yozlaşma var. Karşımızda yoksulların havadan borçlandırıldığı, iş cinayetlerinin bir sınıf katliamına dönüştüğü, seçilenlerin hapse tıkıldığı, asgari ücretin komik oranda tutulduğu, paranın değersizleştiği, ekmeğin gramajının düşürüldüğü, kurumlara güvenin kalmaması bir yana yurttaşın yurttaşa güvenmediği, herkesin birbirini kendisine kazık atacak birisi gibi gördüğü ve her şeyin koskoca ülkede bir tek adamın ağzına baktığı bir Türkiye var.

Tanık olduğumuz değer aşınımı yanında giderek tahrip edilen toplumsal kurumlar, sindirilen yolsuzluklar silsilesi var. Siyasetin "Bize dost hiç kimse yok", insanların ise “Ne var yani, bütün iktidarlar yolsuzluk yapıyor” dediği evredeyiz. “Mağduriyet politikasının” sahte politika yapmanın bir parçası haline geldiği, toplumda karşılık bulduğu, bunun politik tezahürünün “dış güçler”, “paralel devlet”, “bölücü Kürtler” diye uzadığı kaygan bir zemindeyiz. Bir tür yapboz gibi birbirini tamamlıyor herşey ve iktidardaki “başkasına projekte etme” zihniyeti pirim kazanıyor. Bir çeşit Jakobenizm siyaseti yükseliyor ve iktidar bunu çok iyi kullanıyor. Bir kere insanları düşünme zahmetinden kurtarıyor. Dolayısıyla tavır alma zahmeti de kalmıyor. Bildiği kalıpları, klişeleri tekrarlayarak hayatını sürdürdüğüne inan, düşünce gücü dumura uğratılmış bir toplum yaratılıyor.

Tüm bu yaşananlar Türkiye’de jakoben toplumsal mühendislik eğitiminin bir bakıma çok başarılı olduğunu gösteriyor. Jakobenizm yani belirli toplumsal amaçların; iktisadi, sosyal veya kültürel açıdan toplum genelinde yapılmak istenen değişiklikler ile toplumsal yapıda gerçekleştirilmek istenen dönüşümlerin, tabandan gelen isteklere göre değil, toplumun dizginlerini elinde tutan liderlerin ve iktidarların istekleri doğrultusunda, üstten, muhalefete şans tanımadan ve zorla yapılmasına olanak sağlayan toplum mühendisliği. Diyebiliriz ki daha önce yükseltilen modernist, Kemalist jakobenizm siyaseti, şimdilerde İslami jakobenizm ile daha güçlü pekiştiriliyor. İslami bile denilemeyecek bu anlayış ülkeyi faşizmin kurumlaştığı bir sürece sokuyor. Totaliter devlet zaten korku, ötekileştirme ve düşmanlık üzerine kuruludur. Gerçek bir muhalefete izin vermez ve herkes aynı kuvvet politikası içinde birbirlerine klişelerle salvo atışlarında bulunur. Yani gündemi, sahneyi kuran iktidar belirliyor ve muhalefet ise o sahnede üzerine düşen negatif rolü oynuyor. Bu sahte politikanın hakimiyeti altında gerçek anlamda muhalefet yok ediliyor ve politika iktidarın tekeline terk ediliyor.

Kanımca iktidarın geliştirdiği mahirce toplumsal mühendislik karşısında uzun erimli, dönüştürücü radikal bir politik tavırın geliştirilememesi günümüz Türkiye politikasının en büyük çıkmazı. Türkiye’de muhalif politikanın iktidarın belirlediği gündeme sıkışma sorunu çözülmeden, muhalefet iktidarın kurmuş olduğu politik sahneden, iktidar ile aynı politik iklim ve zihniyet kalıbından çıkmadığı sürece demokratik bir muhalefetin gelişmeyeceği açıktır. Bu hem partilerin kendi içindeki çatışmalardan ve politik ilkesizlikten, hem de sol muhalefetin cesaretsizliğinden besleniyor. Nihayetinde kurulan politik sahne, iktidarın kurduğu bir sahne olma özelliğini yitirmiyor. Halkların ve gerçek muhalefetin o sahneyi değiştirme iradesi göstermesi dönüştürücü güç olabilir. Sonuç olarak; biraz daha cesaret, biraz daha politik erdem ve biraz daha kesintisiz eylem kaçınılmaz olarak hayati bir işlev taşımaktadır.