İngiltere ve Kürdistan, Londra ve Diyarbakır, Jane Austen ve Eyşe Şan. Ancak rüyanın bir araya getireceği bu iki karakterin yolu, aralık ayında kesişiyor. İngiliz edebiyat–dünyasına kadınları davet eden Jane Austen, Kürdistan toplumunu sanatla tanıştırmak isteyen Eyşe Şan. Biri şansının ve sınıfının avantajlarıyla duygu ve düşüncelerini dünya edebiyatına aktarırken, diğeri ülkesinin talihiyle varını yoğunu yitirmenin hazin sonu ile sanatının eşsizliğini görmeden yaşama veda eden iki tarihi figür. Jane Austen, 1775 yılında dünyaya geldiğinde Eyşe Şan’ın ülkesi, Jan Austen‘in ülkesindeki politikacılar tarafından dört parçaya bölünecek haritanın içindeydi.

Kesişen yollarda iki kadın

Jane Austen, İngiliz edebiyatının özgün kalemi. Söz konusu İngiliz edebiyatı olunca insan da bir temkin oluşuyor. Zira Shakespeare‘in başlı başına kanun olduğu bu alemde her yazarın rüştü ayrı bir anlama tabidir. İşte Jane Austen‘in önemi bu zorlu alemde dikkate değerdir.
Jane Austen, dönemin edebiyat dünyasındaki erkek hakimiyetini ve kadına karşı İngiliz muhafazakar dünyasının yasaklarına karşı kadının yazabilirliğini ispat etmeye çalışırken, Eyşe Şan Kürdistan‘da bu ispatı bir halkın yasaklanmış haklarıyla beraber aşmaya çalışmaktadır.
Jane Austen kendi aile çevresinden destek ve öneriler alırken, Eyşe Şan, aksine ilk sansürü ailesinden yiyor. Jane Austen, İngiliz toplumunun yükselen sosyal, politik, ekonomik ve kültürel enerjisinden beslenmeye başlayan düşünce ve toplum zeminine hitap ederken, Eyşe Şan, herşeyini; asimilasyon, sürgün ve yoksullukla yitirmiş bir toplumun dili, düşüncesi yasaklanmış gerçekliğinden çıkış arıyor. Jane Austen, yazımsal alanın kadınlara kapalı ve küçümseyici sertliğini eleştirmek için mücadele verirken, Eyşe Şan, kadın olmanın başlı başına mani görüldüğü bir düzlemde, kadınında sanat üretebileceğine giden yolu bulmaya çalışmaktadır.
Jane Austen‘in ölümünden bir asır sonra Eyşe Şan‘ın ülkesi yine şekillenme arifesinde. Ve Eyşe Şan, torunları olan kadınların omuzlarında kadın sanatının çağdaş öncüsü olarak anılmakta. Jane Austen, dünya edebiyatında kadınların yaşamı, hakları ve üretkenliklerini, adına yazdığı sayısız kitapla ölümsüzleşirken, Eyşe Şan’da kilamların ölümsüzlüğünü bir coğrafyaya haykırıyor.

Sanatsal cevher ve cesaret örneği

Eyşe Şan, sanatı, yaşamı ve geride bıraktıklarıyla Kürdistan‘ı taşıyan kadın. Sanatın zenginliğiyle Kürt toplumu üzerindeki ölü toprağını, sesi ve sözüyle kazıyıp atan simge. Sıradışı yaşamı ve zorluklara rağmen sanata adanmış kişilik. Kürt olmanın politik inkarının yanında, ait olduğu toplumun baskı ve şantajlarına boyun eğmeden sanatını arayan ömür.
Ayşe Şan, kilamlarıyla özdeş, yaşamıyla politik ve sanatıçılığıyla orjinaldir. Gerek yorumu gerekse dili Kürdistan‘ın sanatsal ve toplumsal diriliğini sonuna kadar yansıtır. Bu diri makam onun Kürdistan ve Avrupa‘da da tanınmasına giden yolu açarken, devletin Kürt kültürü üzerindeki baskısı aynı zamanda onun dünya geneline yayılmasına da ciddi engeller koymuştur.
Ancak tüm toplumsal ve siyasal dayatmalara rağmen Eyşe Şan, kilamlarında ve yorumlarında tüm baskıcı tutumları reddetmiştir. Asimilasyon ve tehdit çığırtkanlığına karşı sanatın ve kültürün gücünü daima haykırmıştır.
Bu açıdan Eyşe Şan’ın Kürt kültüne olan katkısı kendi başına bir sanatsal cevher ve cesaret örneği olarak görülmelidir. Keza, başka toplum sanatçılarının yaptığı yazılı, örgütlü, politik ve toplumsal destekli muhalif çıkışları Eyşe Şan, sadece duruşu ile ifade etmeye çalışmıştır. Keza Kürtlerle kültürleri arasında egemen devletlerin örmek istediği kalın duvarlar dört parça Kürdistan‘da en üst seviyeye de yükseltilmiştir. Kürt sanatına yıllarca yeraltı ve karanlık taktikler uygulanmış, Kürt toplumun varlık damarı boğulmak istenmiştir. Bu nedenle Kürt toplumu sanatçılarını tanıyamamış, toplum olarak günümüze dek gelmektedir.
Kuşkusuz dört parça Kürdistan‘ın tamamında Kürt kültürünün ciddi kayıp yılları ve sanatçıları olmuştur. Ama hiçbiri Türkiye’deki asimile ve yok etme kadar saldırgan, hırsızvari ve devşirme bir tarzda yürütülmemiştir. Toplum zemininde sanatsal argümanları dil yasağı ile yok eden Türk egemen sistemi günlük yaşam içinde kültür kodlarının genişlemesini ve canlılık kazanmasını faşizan eğitim sistemiyle uygulamıştır. Kürtçe ve Kürdiliğe dair tüm imge ve içerikleri küçümseterek, bunları savunan yada taşıyanları kendisine benzetme ödülü, olmadıysa tehditle sokağa dek düşürme pespayeliği devlet politikası olarak devam etmektedir. Kürtlerin ses ve sanatsal derinliklerini Kürdilik ve Kürtçe damarlarını öldürerek ortaya uyduruk bir doğulu sanatçı imajı yaratarak yıllarca Kürt imge ve imajlarını kendine yedek bir övünme aracı olarak kullanmayı da ihmal etmemiştir. Kürt sanat ve sanatına, bu uygulamayı reva gören Türk egemen zihniyeti, kendi acılarını, gerçeklerini, formlarını, kelimelerini geleneksel kodlarla taşımak isteyen sanatçılara da dünyayı dar etmekten geri kalmamıştır.
Bu yüzden Eyşe Şan, dünyası bilinçli olarak karartılmak istenen sanatçıların başında gelir. Keza Eyşena Eli, hem Kürt toplumun katı geleneksel yönelimlerine maruz kalmış, hemde Türk devletinin yasaklarına sanatının büyük etkisini kurban vermiş trajik kişiliklerin başında gelir.
Bu ağır bedelden ötürü Eyşe Şan’ın, Kürt toplumu için değeri yüksektir. Keza Eyşe Şan hem sanatsal bir yetenek hemde toplumsal ve kültürel bağları birbiriyle işleyerek politik gerçekliklerin izini sürme konusunda gönüllüdür. Üstelik ne daha fazla kazanmak için halkının mirasını çalmıştır, nede başka kapılara yaranmak için kendinden vazgeçmiştir.

Unutulmamazlık müzeleri

Eyşe Şan’nin dönemi Kürdistan ‘da isyanların soykırımların, ardında kalanların küllerinden yükselen ağıtların dönemidir. Kürt insanı, Kürt dili ve günlük yaşamı bu acı dağlarından sıçrayan figan ve öfkeyi en ücra köşelere dek yaşamaktadır. Kürt kültür ve sanatı toplumun yaralarına sadece söz ve icrada merhem olmaktadır. İsyan liderlerinin idamları, tanınmış Kürt şahsiyetlerinin sürgün ve komplolarla, aşiretleriyle toplu sürgünlere yollanması ve katliamları tüm sanatsal içermeleri oluşturur.
Devlet Kürtleri hafızasız bırakmak için bütün yolları tutarken, Kürtler yüreklerinde unutulmamazlık müzeleri açıyor ve topraklarında olan biten herşeyi ses ve söze işleyerek ayakta kalmışlardır.
Bu açıdan Kürt sanatının altın yılları ve Kürt sanatçılığının efsanevi isimleri bu dönemde ortaya çıkmış, halkın derleyip topladıklarını sanatlarına sindirerek bölgeler arasında bir nevi duygusal bir örgütlenme ağı kurmuşlardır. İşte Eyşe Şan, bu duygusal örgütlenme çağının en usta ses ve sözlerin Kürt toplumunu moralize ve motive ettiği devrin çocuğu ve çağdaşıdır.  Reso, M.Cizrawi, Şeroye Bıro, Tahsin Taha, Şakır, Erivan ve Bağdat radyoları gibi Kürt kültürünün yapı taşları ile aynı döneme denk gelmesi Eyşe Şan’ın sanatsal algısını ulusal ve kültürel gerçeklikler bağlamında etkilemiştir. Türk devletinin baskıcı yapısını deşifre etme ve Kürtçe‘yi kitlelere duyurma gayreti bu ulus kültür özelliğinin bir yansımasıdır. Bu motivasyon onun şahsi yeteneği ile kesiştiğinde ise ortaya sanatı uğruna zorluklara karşı çıkan ve sanatın ezinçli kulvarında tek başına yürüyen bir kadının hikayesiyle karşılaşıyoruz.
Eyşe Şan, hem Kürt kadınlarının perde arkasında beslediği dengbêjlik geleneğinin hazinelerini günyüzüne çıkarmış, hemde kadınlar üzerindeki baskıları hiçe sayarak Kürt kadınını sahne yaşamına taşımıştır. Bu açıdan Eyşe Şan’ın ilki başarma olgusu modern sanat kavramının Kürt kadın dünyasıyla tanışması anlamıda taşıyor.
Jane Austen, doğumunun 239. yılında, Eyşe Şan ölümün 18. yılında.



BEHİCE DEMİR