Jean-Paul Sartre imparatorluğun karşısında bir duruş sergiledi

7 Aralık 2021 Salı - 04:51

  • Sartre, Fransız sömürgeciliğine getirdiği eleştirilerden kaynaklı olarak defalarca paramiliter-faşist gruplar tarafından tehdit edildi, iki kez evi bombalandı. Tehdit altındayken dahi duruşundan taviz vermedi ve ırkçılık ile sömürgecilik üzerine teorilerini geliştirdi.
Jean-Paul Sartre

OLIVER GLOAG

İngilizceden çeviren: EDA İBRAHİMOĞLU

 

Kendi zamanında Sartre dünyanın kamusal olarak en ünlü ve etkileyici entelektüellerinden biriydi. “Hainler listesi”nde Jean-Paul Sartre’ın puanı oldukça yüksekti. Ölümünden beri, ne yazık ki, Sartre’ı eleştirenler onu totalitarizm savunucusu gibi göstermiş ve kendini Albert Camus ve Raymond Aron gibi çağdaşlarıyla hoş olmayan bir şekilde karşılaştırdılar. Sömürgecilik üzerine yazılarını en iyi ihtimalle saf, en kötü ihtimalle art niyetli bir şekilde gözden kaçırmış ve bugünün durumuyla bir ilişki kurmadan reddettiler.

Doğrusu, Sartre’ın sömürgecilik analizi ve buna karşı savaşması onun en değerli miraslarından biriydi. Bu konu üzerine yazıları Vietnam’dan Cezayir’e sömürgeci hakimiyetin yoğunlaştığı döneme rastladı. Sarter’ın kendisi sahip olduğu otoriteyi ve kamusal kişiliğini bu mücadeleler için kullandı ve kendi güvenliğini önemli ölçüde riske attı.

İmparatorluk krizde

II. Dünya Savaşı’ndan kısa bir süre sonra egemen ulus statüsü belirsizliğe düşmüş, zayıflamış Fransa, kolonileri üzerinden yeniden güçlenmek için bir dizi çaresiz, kanlı ve kısa vadede başarılı girişimde bulundu. Fransa’nın Almanya tarafından işgal edilmesiyle sahip olduğu sorunlar Fransız kolonisinin kuralları altında yaşayan halklar açısından bir değişime neden olmadı.

Ocak 1944’te Charles de Gaulle, Fransız hakimiyetindeki Kongo’nun başkenti Brazavil’de yaptığı ünlü konuşma sırasında adeta bağımsızlık sözü vererek Afrikalıları kendi tarafına çekti. Bu özgürlük retoriği ve Fransız Ordusu’nun Avrupa’da yenilgiye uğramasıyla cesaretlenmiş birçok sömürge halkı egemenliklerini ve özgürlüklerini talep etmek için sokağa çıktı.
Mayıs 1945 Avrupa Zafer Günü’nde, Cezayir kasabaları Sétif ve Guelma’da, içlerinde Fransız Ordusu gazileri de olan yüzlerce insan Cezayir bayrağı altında protesto gösterisi yaptı. Ayaklanma Fransız otoritelerinin kontrolü kaybetmesine ve bazı polis memurlarının ve yerleşimcilerin ölmesine yol açtı. Baskı bundan sonra acımasız bir hal aldı. Fransız polisi ve yerleşimci militanlar tarafından gerçekleştirilen katliamlarla binlerce Arap sivil öldürüldü, bugün gerçek sayılar hala net olarak bilinmemekle birlikte tahmini rakamlara göre on bin Cezayirli katledildi.

Bu kan gölü Cezayirliler için kalıcı bir travma yarattı: Bunun etkisiyle ülkenin bağımsızlık savaşı ortaya çıktı. Baskı, Cezayir Devrimi’ni on yıl geciktirmiş olsa da, milliyetçiler arasında Fransa’dan tam ayrılığın ilerlemeye giden tek yol olduğu fikrini sağlamlaştırdı.

Mart 1947’de Fransız Ordusu Madagaskar’da başka bir katliam gerçekleştirdi. On binlerce Madagaskarlı bağımsızlıklarını savunurken öldürüldü. Bu katliam, o dönem hala Nazi işgalinin sarsıntısını yaşayan Fransa’da kayıtsızca karşılandı.

Fransa; Senegal, Kamerun ve Suriye’de sömürge taleplerinin zorlayıcılığına karşı başka yöntemler deniyordu. Bu sömürgeler Fransız ordusunun ve yerleşimcilerinin acımasız baskısıyla karşılaştılar. Fransız işgalindeki Hindiçini’nde, bir Fransız donanma gemisi Kasım 1946’da Haiphong kentini bombalayarak altı bin insanı öldürdü. Böylece Ho Chi Min liderliğindeki Vietnam’ın kurtuluş hareketine karşı savaş tüm boyutlarıyla başlamış oldu.

Bu zamanlarda Hindiçini’ne açılan savaşı kınayan Sürrealistlerin dikkate değer istinasları dışında bilinen entelektüeller, Fransız devletinin davranışlarını kesinlikle kınamadı. Şair André Breton uzun zamandır samimi bir anti sömürgeci duruşa sahipti: örneğin 1920’lerde Breton, Rif Savaşı sırasında direnişçilerin lideri olan Abdülkerim Hattabi’yi desteklemişti.

Sartre ve Sömürgecilik

Jean-Paul Sartre’ın, Fransa’nın Hindiçini’ndeki sömürge savaşına ilk kamusal tepkisi Aralık 1946’da a Les Temps modernes’in başmakalesinin başlığında kendini gösterdi: “Hem Cellatlar Hem de Kurbanlar”. Böylelikle Albert Camus’nün devrimci şiddeti pasifist bir konumdan eleştirdiği “Ne Kurbanlar Ne Cellatlar” başlıklı bir dizi makalesini çürütmüştü. Baş makale, Komünist Parti de dahil olmak üzere koalisyonun bir parçası olan Fransa Parlametosu’ndaki tüm partilerden farklılaşarak Hindiçini Savaşı’nı kınamış ve Fransa Ordularını geri çekilmeye çağırmıştı.

Sartre’ın baş makalesi meşru devrimci şiddetle, Fransızların Hindiçini’ndeki varlığı ve Almanların Fransa’daki işgaline bir karşılaştırma içerdi. Birçok yorumcu bu makaleye ateş püskürdü. Yazar François Mauriac bunun üzerine sert bir makale yazarak Sartre’a doğrudan saldırdı. Mauriac’ın girişimi önemliydi çünkü kendisi sadece prestijli bir yazar değil aynı  zamanda etkileyici bir haftalık köşe yazarıydı. Liberallerin ve hümanist Gaulcülerin sesini temsil ediyordu.

Savaş sonrası dönemde, Sartre, metropol dışındakilerin seslerini dinleyip mühim prestijini mümkün olduğunca onlar için kullandı. İlk metni Présence Africaine dergisinin 1947 bahar sayısı için yazdığı, Fransız impratorluğuyla doğrudan bir sistem olarak ilgilenen “Présence Noire” başlıklı kısa bir tanıtımdı. Présence Africaine, négritude hareketinin başlıca sesi olan Senegalli yazar Alioune Diop tarafından kurulmuş bir yayındı.

Bu metinde Sartre metropolde yaşan ve kendilerini siyah insanlarla sosyalleştikleri için anlayışlı ve bilinçli gören Fransızların ikiyüzlülüğüne saldırıyordu. Peki ya koloniler? Ve  buralardaki sömürü ve sefalet? diye soruyordu.

Sartre, hali hazırda metropolün dışında somutlaşmış baskıya odaklanıyordu. Sefalet ücretlerinden, bir ayın ödemesinin iki kilo bifteğin fiyatına denk gelmesinden bahsediyordu. Bu yaşam koşullarına- sınıf kadar ırka da- ilgili olduğunu gösteriyordu. Sartre’ın bu erken aşamasında ırkçılık sadece sömürgeciliğin bir sonucu değildi: burada sınıfsallık da vardı. Sartre’daki teorik problem hangisinin önce geldiğine karar verememiş olmasıydı.

Sartre baskının beyaz kültürü, Fransız dilini ve şiirini nasıl yükselttiğini de tartıştı. Fransız dilinden etkilenen yazarların yazılarındaki dilin değiştiğini fark etti. ..
Bu yazarları Frankafon olarak kategorize etmek yerine –kendilerini de facto olarak sömürge hiyerarşisine yerleştirmişlerdir-Sartre onların Fransız dilini bir araç olarak aldıklarını ve ona küresel bir boyut kazandırdıklarını gösterdi. Sartre, o zamandan beri yirmi birinci yüzyılın başlarında Frankofon edebiyatı gibi sömürgeci kategorilere doğrudan karşıt olarak ortaya çıkan bir hareket olan Fransızca bir dünya edebiyatının ortaya çıktığını önceden duyurdu. Bu fikirleri 1948 tarihli “Siyah Orpheus” makalesinde daha da geliştirdi. 

Sartre ve Fanon

Sartre ve Fanon arasındaki bağlantı ilk bakışta paradokstur; çünkü Fanon, ilk kitabı Siyah Deri, Beyaz Maskeler kitabında Siyah Orpheus’u sık sık alıntılayarak eleştirdi. Fanon, Sartre’ın négritude girişini bir evrensel diyalektik içinde eleştirdi. Bunu yaparak, Fransız yazarın, Fransız kolonilerindeki birçok kişinin deneyimlerini ve acılarını, yerini hızla bir başkasına bırakmaya mukadder bir sahne statüsüne indirdiğini ileri sürdü: “Renkli halklardan bir dosta başvurmuştuk ve bu dost, siyahların eylemlerinin göreliliğini kanıtlamaktan başka yapacak daha iyi bir şey bulamamıştı. Bir kez olsun bu dost, bu doğuştan Hegelci, özbilince ulaşmanın tek koşulunun bilincin, mutlağın karanlığında kaybolması olduğunu unutmuştu.”

Fanon, Sartre’ın Hegelci şemasının evrenselin lehine deneyimi ve bireyselliği görmezden geldiğini ve yok ettiğini öne sürdü: “İşte buyur; kendim için bir anlam yaratmadım; anlam zaten buradaydı, bekliyordu.”

Fanon “Siyah Orpheus” eleştirisine rağmen kapıyı tamamen evrensel geleceğe kapatmadı ve önünde sonunda Sartre’ın amacını paylaştı. Kitabın kapanış paragrafı aşağıdaki pasajları içerdi: “Pasifik savaşında sakatlanmış bir asker kardeşime şunu söyledi: ‘Ten rengine alıştığım gibi  sakatlığıma alıştım. İkimiz de aksiliğiz.’ Yine de bütün varlığımla bu ampütasyonu kabul etmiyorum. Ruhumun dünya kadar uçsuz bucaksız, nehrin en derini kadar derin gerçek bir ruh olduğunu hissediyorum; göğsüm sonsuz genişleme kudretine sahiptir.”
Fanon ve Sartre, evrenselciliğin nihai hedefinden daha fazlasını paylaşıyordu. İkisi de göreli sıkıntıların nasıl olup da dünya çapında bir direnişe dönüşeceği konusunda düşünüyordu ve endişeli diyalogları buna en iyi yoldan nasıl ulaşılacağı ile ilgiliydi.