Kutsal bir şemsiye altında...
Dosya Haberleri —

M. Fatih Çiçek
'Sömürgeciliğin Kutsal Şemsiyesi: Din' adlı araştırma kitabının yazarı M. Fatih Çiçek ile din ve sömürgecilik ilişkisini konuştuk:
- Cumhuriyet’le birlikte din alanında iki yönlü bir müdahale yapıldı: Bir yandan Kürdistan’daki özerk dini yapılar tasfiye edildi, diğer yandan devlet kendi denetiminde yeni bir resmi din inşa etti. Bu din, Türk-İslam sentezi olarak kurumsallaştı.
- Kürt toplumu devletin dinine mesafeli durdu. Çünkü bu din, iktidara itaati kutsuyor. Ehmedê Xanî’den Şeyh Said’e uzanan Kürt kurtuluş teolojisi ise dinin ‘kutsal şemsiye’ye indirgenmesine karşı bir duruş geliştiriyor.
- Şeyh Sait hareketi, dindar bir şahsiyetin suretinde ortaya çıkan ulusal bir itirazdır. Devlet bunu dini bir hareket olarak göstermeye çalıştı, çünkü Lozan’dan kaynaklanan çekinceleri vardı. Hizbullah gibi girişimler de Kürtleri resmi din anlayışıyla yeniden şekillendirme girişimidir.
MIHEME PORGEBOL
M. Fatih Çiçek’in Ekim ayında Dipnot Yayınları’ndan çıkan “Sömürgeciliğin Kutsal Şemsiyesi: Din” adlı araştırma kitabı, din ve sömürgecilik ilişkisini tarihsel arka planıyla ortaya koyan bir çalışma. Amerika kıtasına yapılan seferler ve bu seferler sonucu gerçekleştirilen sömürgecilik ve yerli soykırımlarından hareketle şekillenen çalışma aslında bir doktora tezinden kitap çalışmasına uyarlanmış. Sömürgecilik ve din arasındaki sıkı tarihsel ilişkiyi birçok yönüyle ortaya koyan kitabı üzerine M. Fatih Çiçek’le konuştuk.
Din dediğimiz olgunun, sömürgeciliği ilkesel olarak reddetmesi gerekirken, kitabınızın adının da işaret ettiği üzere, sömürgecilikle kutsal bir ittifak geliştirmiş olması bir ikilem olarak karşımızda duruyor. Din ve sömürgecilik ittifakını devlet, iktidar ve kapitalizm çerçevesinde nasıl okumalıyız?
Sınırların ve sonuçların tam olarak bilmediği bir evrende yaşayan insan, bu bilinmezlik dünyasında süreklilik arz eden bir anlam arayışı içinde olmaya devam ediyor. En basit örneğiyle ölüm gibi henüz çaresi bulunmayan, herkesin yaşadığı ve ölümden sonra neyle karşılanacağı bilinmeyen bir öbür dünyanın gerçekliği söz konusu. Bu bilinmezlik çoğu insan için korkutucu aynı zamanda. Haliyle insanların anlam arayışını sürdürmesi ve bir yere tutunma ihtiyacı da bitmiyor. Sürekli güvenli bir alan arayan insanın tutunma hissiyatı, her şeyi bir yere bağlama ihtiyacını da perçinliyor. Bu ihtiyacını gidermek için ise kendini en yüksek aşama olarak Tanrı’ya ya da “vekil tanrılara”, maneviyat veya kutsallık atfettiği ritüellere tutunma biçimi olan din ve inançlara yöneliyor. Dolayısıyla insanın anlam arayışı sürdükçe, din gibi olgular da süreklilik arz edecektir. Dinin böyle güçlü bir yanı var. Sömürgeciler de insanın bu zayıf noktasının farkında.
Dinin ya da daha genel bir çerçeveden ele alırsak inancın temelinde, insanların anlam arayışına cevap olma savı vardır; bunu da temelde kutsal bir iyilik mesajıyla yapar. İktidarlar, özellikle otokrat ve sömürgeci iktidarlar, insanların kutsallığa ve anlam arayışına olan zaaflarını iyi bildikleri için toplumsal rıza üretmek amacıyla inancı araçsallaştırmak adına her türlü yola başvururlar. Bu iktidarlar, kutsallığın ve masumiyetin gücünden yararlanarak bunu yaparken, haliyle dinin barışçıl ve demokratik yönlerini törpüleyerek dini sömürgeciliğin hizmetine alırlar. Bunu da dinin sömürgeciliğe itiraz eden kanatlarını kopartarak yapıyorlar.
Avrupa Aydınlanması ile Nietzsche’nin “Tanrı öldü” teziyle somutlaştırdığı, dine ihtiyaç olmadığı savı kısmen doğru olsa bile; din öyle güçlü bir anlam dünyası üretmektedir ki, siz onun yerine bir şey koymadan insanın manevi varlığına tekabül eden anlam arayışını ortadan kaldıramazsınız. Teryy Eagleton gibi düşünürler kısmen Nietzsche’ye hak verseler bile tam bu noktadan hareketle, bu işin vekil tanrılar eliyle -örneğin vatan, ulus, kültür vb.- yürütülemeyeceğini söyler. Çünkü Luckmann’ın tanımladığı biçimiyle din, günümüzde bir yönüyle “Görünmeyen Din” olarak güçlü biçimde varlığını sürdürmektedir.
Bugün insanlar eskisi gibi kilise, cami ve mabetlere toplu halde ya da sürekli biçimde gitmeseler bile, bu kurumlara ya da bu kurumların yerine ikame ettikleri mekânlara olan bağlılıklarını korumaktadırlar. Kendini seküler olarak tanımlayan insanların bile, farklı nüanslar içinde bu anlam arayışını sürdürdüğünü görebiliyoruz. Bir bütün olarak öyle olmasa da, yoga ve meditasyon gibi ritüeller de bu anlam arayışının birer yansımasıdır. Dinin gücü işte burada yatmaktadır.
Amerika’nın 'keşfi' ile kölelik kurumunun revize edildiği bir tablo görüyoruz. Diğer yandan sömürge topraklarına taşınan sömürgecinin dini aracılığıyla bir rıza üretimi görüyoruz. Bu çerçeveden hareketle din rıza üretimi için hangi yol ve yöntemleri kullanıyor?
Belki de sizin kullandığınız 'keşif' sözcüğünden başlamak gerekiyor. Hayatımızın ve tarih yazımının her yanına işlemiş çarpıtmalardan biri de “Amerika’nın keşfi” ifadesidir. Oysa Amerika keşfedilmedi; işgal edildi ve sömürgeleştirildi. Bunu bugün hâlâ 'keşif' diye bize yutturuyorlar. Hepimiz birçok konuda benzer çarpıtma örneklerine tanıklık ediyoruz. Latin Amerika’nın köleleştirilme ve sömürgeleştirilme sürecinde sadece din faktörü yoktur. Tarih, bilim, teknik; daha doğrusu her alanda bir sömürgeleştirme seferberliği vardır. Benim çalışmama başlarken sorduğum temel sorulardan biri de budur: Neden keşif diyoruz? Oysa o dönemde 50 ila 80 milyon arasında bir insan nüfusu vardır. Bütün yönleriyle gelişkin bir medeniyet vardır. Birçok yönüyle toplumsal anlamda Avrupa’dan çok daha ileridir. Açlığın yasak olduğu, karar alma mekanizmalarında kadınların etkin olduğu ve erkekleri görevden alma yetkisine sahip olduğu, sosyal adaletin gelişkin olduğu, rüşvet alan yargı mensuplarının görevden alındığı bir medeniyetten söz ediyoruz. Teknik boyutlarına girmiyorum bile.
Bu yönüyle aslında burada gerçekleştirilen sömürgecilik, “keşif”, “medenileştirme”, “barbarlık” ve “vahşilik” söylemleriyle meşrulaştırılmaya çalışılmaktadır. Zaten Kolomb’un yol hikâyesi bir ayinle başlar. Sefer, kutsal bir göreve gider gibi başlatılır. Yanında rahiplerle gider. Ondan sonra giden tüm kafilelerde de rahipler yer alır. “Ben işgale değil, fethe gidiyorum” diyerek kendi toplumunu ikna eder. Dolayısıyla Kolomb ve onun ardılları olan komutanların unvanları aynı zamanda “fatih”tir.
Diğer yandan da sömürgecilerin gözünde, kabaca ifade edersek “şeytana tapan kâfirler, inançları, kültürleri, yaşamları yanlış” olan yerli halkları hidayete erdirme ve medenileştirme iddialarıyla “ben onları düzeltmeye geldim” derler. Kilise fetva verir, toplumu gönüllü olarak (binlerce yıllık inançlarını bir rahibin sözüyle terk etmeleri gerekiyordu) ya da zorla hidayete davet eder. Bunun benzerini çok yakın tarihte IŞİD’de de gördük. Ansızın kentleri, köyleri ve evleri işgal edip “fetih marşları eşliğinde, bize itaat edeceksiniz; ancak böylelikle hidayete erişebilirsiniz” diyorlardı.
Meseleyi buradan okumak gerekir: Evet, sömürgeciler nitelik ve nicelik anlamında kendilerini daha üstün gördükleri için bir yeri işgale veya fethe gidebilirler. Ancak burada sadece zor aygıtlarıyla kalıcı olunamaz. Tarihsel olarak burada kalıcı olabilmenin koşulları vardır ve sömürgeci bunun farkındadır. Öncelikle toplumsal rızanın üretilmesi gerekir. İnsanları köleleştirir, sömürgeleştirir, zihinsel anlamda dönüştürüp aşağılık bir noktaya getirirsiniz. Böylece sizin gibi bakıp düşünmeye başlar ve “makul” olur. İşte burada makuliyet yaratmada belirleyici olan en güçlü olgulardan biri de dindir. Daha doğrusu, zor aygıtlarının yanında en önemli ideolojik aygıt olarak din belirleyici olur.
Türkiye Cumhuriyeti devletinin tarihine baktığımızda birçok katliam ve soykırım görüyoruz. Diğer yandan çeşitli mezhep ve inanç biçimleri öne çıkarıldı. Bu çerçeveden hareketle şu soruyu sormak gerekir: Türkiye Cumhuriyeti bir ulus devlet olarak dini nasıl kullandı?
Bu konuyu Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşu öncesinden ele almak gerekir. Meseleyi Kürtler üzerinden ele alacağımız için de Kürt halkına odaklanmamız gerekiyor. Kürtler, tarihsel olarak din kimliğini ulusal kimliğine öncelemiştir. Kürtlerin Osmanlı ile ilişkisini belirleyen temel husus da din olgusudur. Bu nedenle hem Türkiye Cumhuriyeti’nin hem de öncesindeki pratiklerde din belirleyici olmuştur. Malazgirt’te de bu böyleydi.
Cumhuriyet dönemiyle birlikte din alanında iki yönlü bir müdahale pratiği devreye sokulmuştur. Bir yandan tarihsel olarak Kürdistan’da var olan özerk, yerel ve toplumsal dinî yapılar tasfiye edilmiş; medreseler kapatılmış, din âlimleri etkisizleştirilmiş, alternatif dinî bilgi üretim alanları baskı altına alınmıştır. Diğer yandan ise devlet, kendi denetimi altında yeni bir “resmî din” inşa etmiştir. Bu tekçi anlayış Diyanet İşleri Başkanlığı ve birçok cemaat tarafından sürdürülmektedir. Elbette siyasal iktidarların desteğiyle.
Bu din, sekülerlik iddiasına rağmen belirli bir mezhepsel ve ideolojik çerçeveye sahiptir. Hanefilik temelinde şekillenen ve Türklükle eklemlenen bu anlayış, zamanla Türk-İslam sentezi olarak kurumsallaşmıştır. Bu sentezin İslam’ın evrensel ahlaki ilkeleriyle değil, devletin siyasal ihtiyaçlarıyla uyumlu olduğu açıktır. Devletin dini, toplumu özgürleştiren değil; itaate zorlayan, merkezî otoriteyi kutsayan bir araç olarak kurgulanmıştır.
Bu nedenle Kürt toplumu, tarihsel olarak devletin dinine mesafeli durmuştur. Devletin imamına, Diyanet’ine ve resmî dinî söylemine yönelik güvensizlik, yalnızca politik değil; aynı zamanda ahlaki bir tutumdur.
Ehmedê Xanî’nin metinleriyle kurulan düşünsel dil ve Şêx Ubeydullah’tan, Şêx Said’e uzanan Kürt kurtuluş teolojisi, İslam’ın Kürt halkı açısından iktidara itaati değil; adaleti, onuru ve ulusal birlik bilincini esas alan bir yorumla ele alındığını göstermektedir. Bu tarihsel çizgi, zulme karşı ahlaki bir duruşu ve inkâra karşı canlı tutulan bir hafızayı yansıtır; dinin, iktidarların politikalarını meşrulaştıran bir “kutsal şemsiye”ye indirgenmediğini ortaya koyar.
Görece seküler bir modern devlet olan Türkiye Cumhuriyeti’nin, medreselere yaptığı müdahalelerden Hizbullah’ın palazlandırılmasına kadar birçok örnekte dini kullanıyor olması üzerine ne düşünüyorsunuz?
Bugün İslam’ın Türk, Arap ya da Fars siyasal projelerine hizmet etmesi sorun edilmezken; konu Kürtler olduğunda ümmet anlayışı bir “tıkaç” işlevi görmektedir. Kürt kimliği, dini bir çerçeve içinde görünmez kılınmakta; ulusal talepler “fitne”, “bölücülük” ya da “din dışılık” olarak etiketlenmektedir. Bu durum, yalnızca Kürtlere özgü değildir; ancak egemenlik ilişkileri içinde en sert biçimiyle Kürtler üzerinde uygulanmaktadır.
Devlet, din olgusunu Cumhuriyet’in başından beri hep kullandı. Şêx Said hareketinin dinî mi yoksa ulusal mı olduğu tartışması hep var olageldi. Bu örnek üzerinden gidelim. Dönemin kayıtlarına baktığımızda devletin, “bunun ulusal bir hareket değil, dinî ve gerici bir hareket olduğu” yönündeki görüşün yaygınlaştırılmasını istediğini görüyoruz. Tarihsel kayıtlarda ve resmî ifadelerde bu şekilde işlenerek gelmiştir.
Ancak Said hareketi, dindar bir şahsiyetin suretinde ortaya çıkan ulusal bir itirazdır. Bunun iyi anlaşılması için o dönemin medreselerinin misyon ve motivasyonuna iyi bakmamız gerekiyor. Devlet bu resmî söylemi neden yaygınlaştırdı? Çünkü Kürtlere dair Lozan’dan kaynaklanan çekinceleri vardı.
Günümüzde Hizbullah ve geçmişte farklı misyonlarla Kürdistan’a yerleştirilen aileler, bir yandan Kürdistan’ın ulusal kimliğine karşı bir set kurma, diğer yandan Kürtleri devletin resmî din anlayışıyla yeniden şekillendirme girişimleridir.
Mesela geçmişte Van’a yerleştirilen Arvas ailesi bu örneklerden biridir. Yeni Şafak yazarı Yusuf Kaplan’ın 2015 yılında Hüda-Par’ı Kürdistan’ın “emniyet sübabı” olarak tanımlaması; Süleyman Soylu’nun HÜDA PAR’ı, “Türkiye’nin önümüzdeki 20-30 yıl içerisinde Doğu ve Güneydoğu’da muhafazakâr politika açısından güçlü bir sosyolojik adımı ve büyük bir devlet aklı” olarak tarif etmesi, buna dair devletin önemli projeksiyonlarına örnektir.
Ancak bu anlayışın kökü bu topraklara ait değildir. Kürdistan bu eklektik dindarlığı asla benimsemeyecektir. Cumhuriyet’in bu anlayışı, son yıllarda açılan alanlarla palazlanan ve Kürdistan’a zorla eklemlenmek istenen “eklektik dindarlık”, bu toprağın toplumsal ve ahlaki zemininden doğmamış; dışarıdan eklemlenmiş, kimlikten arındırılmış ve iktidarla uyumlu bir sessizlik üretmiştir. Kürt halkının dinî hassasiyetlerinden yararlanarak dini, iktidarın kutsal şemsiyesine dönüştürmüşlerdir ve dönüştürmeye devam etmektedirler. Bu anlayış, Kürt halkının tarihsel olarak çoğulcu ve kapsayıcı İslam yorumuyla bağdaşmaz. Kürt halkı bu iktidarcı yoruma prim vermemiştir, vermeyecektir.
Medreseler konusuna gelince; Kurdewarî olan bu yapılar, Kürt dili ve kültürünü de ayakta tutan önemli kurumlardı. “Makul” medreseler yaratılmaya çalışıdı. Nasıl ki “makul Kürt” yaratma çabası varsa, aynı şekilde “makul din”, “makul cami”, “makul medrese” yaratma çabası da oldu ve bu bir yandan resmi kurumlar diğer yandan da tarikatlar eliyle hayata geçirilmeye çalışıldı.
Uzağa gitmemize gerek yok. Diyebiliriz ki devlet, hem kimlik bağlamındaki Kürt milliyetçiliğini baskılamak hem de mevcut Kürt ulusal hareketlerini bastırmak için sürekli olarak ümmet birliği üzerinden bir anlatı üretmektedir. Oysa ümmetçilik dediğimiz şeyin iki yüzyıllık bir geçmişi olduğunu biliyoruz. Osmanlı, ümmet kavramını uzun süre kullanma ihtiyacı hissetmemiştir; ancak dağılma evresinde bu kavramı öne çıkarmaya başlamıştır.
Bir diğer bağlam da ötekileştirmedir. Sömürgeciliğin başarılı olması için ilk önce ötekileştirmesi gerekiyor, aksi taktirde sömürgeleştiremez. Din, “öteki” yaratmak için son derece elverişli bir araçtır. PKK hakkında “kâfirlik, dinsizlik, Ermenilik ve Yahudilik” gibi atıfların kaynağında da bu vardır. Dinin teolojik motivasyonuna baktığımızda, “şeytanlaştırma” pratiğinde de aynı mantığı görürüz.
Savaş fetih ile tanımlandığı andan hem savaşan kişi hem de onu destekleyen toplum açısından bambaşka bir motivasyona dönüşüyor.
Soykırımcılıkta da insan dışılaştırma tam olarak buraya denk düşer. Bunların tamamı aynı şeye hizmet eder. Bizim coğrafyamızda da din üzerinden Kürt hareketini ötekileştirme, özellikle Cumhuriyet’ten itibaren kurumsallaşarak süregelen bir mesele olmuştur.
Dinin pasifleştirici etkisi Kürdistan’da nasıl işliyor? Kürtlerdeki dinİ algının sömürgeciye yaradığı hususlar oldu mu?
Çok net bir şekilde oldu. Az önce de söylediğimiz gibi, Kürtlerin dinî kimliği ulusal kimliğe öncelemesi resmî ideolojiye yaramaktadır. Ben Bingöl Solhan’da büyüdüm. Solhan’da dinin etkisi hayatın her alanında hissedilir. Kimliğe dair bir söz kurulduğu anda “din kardeşliği” ve “hepimiz Müslümanız” söylemleriyle büyütüldük. Bu, kimliğe dair düşünceyi zihinsel olarak pasifleştiren bir durumdur.
Bir diğer bağlam da Hizbullah’ın ve diğer birçok cemaatin camilerde kolayca örgütlenebilmesidir. Bu durum, dinin Kürt halkı için masumiyet ifade etmesinden kaynaklanmaktadır. Eğer Hizbullah camilerde değil de başka bir mekânda örgütlenseydi, görece bu kadar etkili olabilir miydi, emin değilim. Örgütlenme mekânının cami olması, bir anlamda dokunulmazlık ve kutsallık atfedilen bir alan olması nedeniyle bu yapılar için teşvik edici olmuştur. Ancak sonrasında Hizbullah’ın ortaya çıkan gerçekliği, bu meşruiyetini büyük ölçüde sona erdirmiştir. Bu konuda örnekleri çoğaltabiliriz ancak bu yeterince açıklayıcı bence.
Bütün bunların yanında, Kürt Özgürlük Hareketi öncülüğünde sömürgeciliğe karşı eylemsellik içinde gelişen bir din algısı da örülmüştür. Özellikle Rojava’da dini önderlerin toplumla etkileşimi, Türkiye’de sivil cumalar ve düşünsel tartışmalar bağlamında ortaya çıkan “Demokratik İslam” kavramsallaştırması… Bunlar din referanslı direniş pratikleri olarak tanımlanabilir mi?
Başta söylediğimiz gibi, insanın anlam arayışı ve Ortadoğu’nun öznel koşulları dini başat bir yerde tutmaktadır.
Yine aynı şekilde, Sayın Abdullah Öcalan’ın son açıklamasında ifade ettiği gibi: “İslam, özünde özgürlüğün, adaletin ve eşitliğin dinidir. Kapitalist modernitenin iktidar ve talan aracı hâline getirdiği resmî devlet İslam’ı ya da cemaatçi yapılar, bu özü yitirmiştir. Demokratik İslam ise Medine Vesikası’nın ruhuna dönmektir.” Bu ifadede Kürt Özgürlük Hareketi’nin dine bakılan yeri ve verilen önemi açıkça görürsünüz.
Ortada güçlü bir sosyolojik gerçeklik vardır. Bu yönüyle, saydığınız örnekler dinin, en başta belirttiğimiz, masum kurgusuna işaret etmektedir. Kürtler tarihsel olarak dini zaten bu masumiyetiyle öncelemiştir. Biraz önce ifade ettiğim gibi, Kürdistan topraklarına ait olmayan eklektik din anlayışlarının Kürt halkı tarafından kabul görmesi mümkün değildir.
Kürtlerin din algısının komşularından farklı olduğunu belirtiyorsunuz. Bu farkı biraz açar mısınız?
Bunu olumlu ya da olumsuz bir yargı olarak değil, sosyolojik bir tespit olarak söylüyorum: Kürtlerdeki din anlayışı, kimliğini dayatma aracına dönüşmemiştir. Bunu hem Güney Kürdistan’da hem Rojava’daki deneyimlerde açıkça görüyoruz. Ancak Farslarda din olgusu üzerinden Fars kimliği bir tahakküm aracına dönüştürülmüştür. Araplarda Arap milliyetçiliği üzerinden bir tahakküm hikâyesi vardır. Türklerde de Türk-İslam anlayışı üzerinden tahakküm işletilmektedir. Bu bağlamda Kürt İslam’ı başka bir yerde durmaktadır.
Benzerini Avrupa ve Batı toplumları için de söyleyebiliriz. İngilizlerin, Almanların, Fransızların Hristiyanlığa dair kendi mezhep ve yorumları üzerinden siyaset üretme biçimleri vardır.
Kesinlikle. Seküler devletler de aktüel politikada sıkıştıklarında dine başvururlar. Şunu da eklemem gerekir: “Dinin Kürtlüğü gözetmesi gerekir” düşüncesiyle kendini var eden bir Kürt-İslam mantığının da geliştiğini görebiliyoruz.
Son olarak şöyle bitirebiliriz: Son dönemde tartışılan “Kürt İslamı” kavramı, bu tarihsel gerilimin güncel bir ifadesidir. Kürt İslamı’ndan kastedilen şey, etnik bir din icat etmek değil; İslam’ın Kürt toplumunun ulusal çıkarları, kimliği ve birliğiyle çelişmeyen bir biçimde yaşanabilmesidir. Bu yaklaşım kısmen olumlu olmakla birlikte, bu anlayış üzerinden Kürtlerin din anlayışının daraltılmasına izin vermemek gerekir.
Peki son söz olarak, bugün neye ihtiyacımız var sizce?
Bugün ihtiyaç duyulan şey, bu tarihsel damarın romantize edilmesi değil; güncel koşullar içinde yeniden düşünülmesi ve yeniden üretilmesidir. Komünal yaşam tartışması yalnızca ekonomi, kültür ya da siyasetle sınırlı değildir. Din de bu komünal tahayyülün asli unsurlarından biridir.
Kürdistan’da din, insanların anlam arayışına cevap verirken; aynı zamanda kimliğini koruyan, ulusal varlığını inkâr etmeyen bir çerçevede yeniden inşa edilmelidir. Din, Kürt’ün Kürtlüğüne engel olan bir “ümmet tıkacı” olmaktan çıkarılmalı; farklılıkları tanıyan, çoğulcu ve adalet merkezli bir zemine oturtulmalıdır.
Bu perspektif, hem devletin tekçi din anlayışına hem de dini araçsallaştıran yapılara karşı güçlü bir alternatif sunmaktadır. Kürt toplumu, kendi diniyle barıştığı ölçüde siyasal ve ahlaki direncini de güçlendirecektir.














