Artık Türk devletinin Kürdistan planı netleşti. Erdoğan Siirt’te, Suriyeli mültecilere hitaben, planı açıkladı. Haberi okuyalım:

"Ben bu akşam burada kardeşlerime bir müjde vermek istiyorum. Kardeşlerimizin içerisinde inanıyorum ki Türkiye Cumhuriyeti vatandaşı olmak isteyenler var. Konuyla ilgili olarak İçişleri Bakanlığımızın bu konuda attığı adımlar var, onlara vatandaşlık imkanını vereceğiz."

Kendisine demokrat diyen bir kimse elbette Türkiye’ye sığınanlara “vatandaşlık” hakkı tanınmasına karşı çıkmaz. Bu insanların istedikleri yerde yaşama, oturma ve çalışma hakkına itiraz etmez.

Ama bir “mülteciler topluluğu”, Kürdistan’da vahşet saldırıları yapan bir iktidar tarafından bu savaşta “silah” haline getirildiğinde, konuşmak ve gerekli uyarıları yapmak gerekir.

Türkiye’de 3 milyon Suriyeli mülteci var.

Erdoğan rejimi, Kobanê-Efrin arasındaki “boşluk” kapanmadan “mülteci” sayısını muhtemelen 4 milyona çıkartacaktır.

Bu 4 milyon Suriyeli mülteci Türkiye Cumhuriyeti “vatandaşı” olduktan sonra, bunların Kürdistan’da “iskanı” teşvik edilecektir.

Muhtemelen TOKİ’nin “ucuz konut” politikasıyla mülteciler bölgede yerleştirilecektir.

Bunun amacı, Kürdistan’ın demografik yani nüfus yapısını değiştirmektir.

Elbette tüm Kuzey Kürdistan’dansöz edilmiyor.

Amaç, Rojava’yla komşu olan Kürdistan il ve ilçelerinin Kürtsüzleştirilmesi ve Araplaştırılmasıdır. Böylece Rojava’yla komşu iller arasına bir “Arap seti” yerleştirmek, gelecekte Rojava’yı, Suriye’nin güneyindeki Arap nüfusla burada oluşturulacak Arap seti arasına sıkıştırmaktır.

Bu plan nasıl bozulur?

Birincisi Arap mültecilerle Kürt halkı arasında, gelecekte kanlı çatışmaları önlemek amacıyla şimdiden dostluk ilişkileri kurmak için çalışmak… Burada HDP’nin ve DBP’nin Arap asıllı vekil, Belediye Başkanı ya da Meclis üyelerine büyük görev düşmekte.

İkincisi, Arap mültecilerinin “yurttaşlık haklarını”, “istedikleri yerde ikamet etme ve çalışma haklarını” tereddütsüz savunmak…

Üçüncüsü, Kürt emekçileri ile Arap emekçileri arasında “rekabetin” yaratacağı “yabancı ya da Arap düşmanlığına” karşı şimdiden eğitici önlemler almak… Yurtsever Kürt patronlar, ucuz Arap emeğini ve özellikle çocuk ve kadın emeğini yağmalayanlara karşı tutum almalı… Kendi işyerlerinde belirli bir “kontenjan” ayırıp, Arap emeğine, “eşit işe eşit ücret” ödemeli… Bölgedeki sendikalar, mülteci emekçilerin sendikalaşması için büyük çabalar harcamalı…

Dördüncüsüne gelince…

Rojava’yla komşu il, ilçe ve köylerden milyonlarca Kürdistan’lı Kürt, Süryani, Êzîdî, Fırat’ın Batısında, büyük metropollerde yaşamakta. Hiç kuşkusuz büyük çoğunluğu 1990’ların kanlı “göçettirme” kampanyasıyla buralara yerleşen bu muazzam nüfusun kurulu düzenlerini bozup yeniden ana vatan topraklarına dönüşleri kolay değil. Bu, ancak Demokratik Özerk Kürdistan kurulduğunda gerçekleşecek.

Ama bir yol var: Nasıl mevsimlik işçiler, yılın neredeyse yarısını Kürdistan dışında çalışarak geçirdiği halde, “ikametgah adreslerini” koruyorlar ve örneğin seçmen kütüklerine “çalıştıkları yerde” değil de, Kürdistan’daki il, ilçe ve köylerinde yazılıyorlarsa, metropollerdeki Kürdistanlılar da, “asıl ikametgahlarını” doğup büyüdükleri il, ilçe ve köylere alabilirler.

AKP iktidarının “Kürtsüzleştirme ve Araplaştırma” politikasına karşı milyonlarca Kürdün ikametgahlarını akraba, hısım, eş dost adreslerine taşıması, seçmen kütüklerine buralarda yazılması, bölgenin demografik yapısını bozma yeltenişlerini boşa çıkarmada bir yöntem olarak kullanılabilir.

Belki de bu yöntem, gelecekte, “ana vatana büyük geri göçün” de ilk adımı olabilir…

Evet, biliyorum, “göç” aslında “uygarlığı paylaşmanın en meşru yoludur”. Burada bütün “göçmenlerin”, örneğin Avrupa’daki Türkiyeli göçmenlerin ya da Afrikalıların “vatanlarına dönmeleri” savunulmuyor.

Savunulan, “yerinden yurdundan etme”, “bölgeyi Kürtsüzleştirme” anlamındaki “jenoside” karşı “meşru savunmadır.”

Ve “yarın” için ise, Batıda “aranan” uygarlık ve refahı, Demokratik Özerk Kürdistan’da inşa etmektir.

Bir öneridir. Tartışmaya değer bulan tartışsın.