Soğuk bir kış gününde, caddeden gerillanın soluklandığı ve orada misafirlerin ağırlandığı mekana doğru yol alıyoruz. Esen rüzgar öfkeli ve hırçın! Yüzüme sanki bıçak darbeleri vurmakta. Dağlarda rüzgar ne kadar da öfkeli esmekte. Bir yandan yükümüz bir yandan da  bu soğuk havadan bir an kurtulmak için adımlarımızı hızlandırıyoruz. 

Mekana vardığımızda dışarıda kimse yoktu. İçerden sesler yükseliyordu. Oldukça kalabalıktır diye düşündüm. Bana eşlik eden gerilla Munzur kapıyı aralayıp,“Heval müsaade var mı?” dedi. İçerdekiler ayağa kalkıp sıcak bir gülüşle bizi karşılardılar. İçeriye girmemizle sıcaklığın yüzümüze vurması bir oldu. İçeriden gelen sıcaklıkla birlikte bizi karşılan ışıl ışıl gülen gözler içimi ısıttı. İçerisi oldukça kalabalıktı. Karanlığa henüz gözlerim alışmadan  bana uzanan ellerle tek tek merhabalaştım. Sonra bizlere yer veren bir kadın gerilanın yanında oturduk. Artık içeriyi oldukça iyi görebiliyor, detayları da seçebiliyordum. Yanımda yüzünde derin çizgileri barındıran bir gerilla oturuyor. Oldukça eski olduğunu düşündüm. Duruşu, bakışları kendini ele veriyordu. İsmini sordum; yüzünde beliriveren bir gülümseme ile “Adım Nujiyan” dedi. Bu dağlarda isimler de, kişiler gibi gizemli geliyor bana. Ben neden bu ismi seçtiğini düşünürken, Nujiyan devam edip anlatmaya başladı. “Ben kendimi bu dağlarda buldum, yani yeniden doğdum diyebilirim, o yüzden de yeni doğan yaşam anlamına gelen Nujiyan ismini koydum.” 

Kendini bulmak ne demekti? Öze ulaşmak mıydı yoksa kastettiği kendi gerçekliğini yaşamak mıydı? Neyi anlatmak istiyordu Nujiyan? Bu sorular kafamın içinde hızla dönerken arkada oturan iki gerilla ilgimi çekti. Biri erkek, biri kadın. Erkek olan biraz yaşlı. Birbirlerine o kadar içten bakıyorlar ki aralarındaki bu sıcaklığı hissetmemek, bu farklılığı görmemek mümkün değil. Onlara baktığımı fark eden Nujiyan, merakımı gidermek istercesine yine anlatmaya koyuldu. 

“Karşında bir baba ve ondan önce katılmış kızı duruyor. Babası yeni katılmış, şimdi de iki yoldaşlar. Baba ve evladı yıllar sonra bu kez iki gerilla olarak burada karşılaştılar.” Daha önce aynı aileden katılan kardeş, kuzen ve yakın akraba çok sayıda gerillayı görmüş olsam da baba ve kızıyla karşılaşmamıştım. Bu cevabı beklemiyordum. Şaşkınlığımı gizleyemedim. Yanlarına gitmek, o sıcaklığa dahil olmak için sabırsızlandım. Nujiyan çay almaya gittiğinde ben de fırsatı değerlendirerek yanlarına gittim. Beni oldukça sıcak karşıladılar. Elimdeki makinayı usulca yanımdaki masaya bıraktım. Biraz havadan sudan sohpet ettikten sonra sorularıma başladım. İlk önce duyduğum bilgiyi teyit etmeli, bir de onlardan duymalıydım! Soruma her ikisi de sözle değil, önce gülümseyerek yanıt verdiler. Babanın yüzündeki çizgiler belirginleşti, soruyla sevinci katlanmış gibiydi. Sonra cevabı verdi:  “Doğru, kızım yani Heval Amara benden önce 2008’de katılmıştı. Ben de bu yıl katıldım. Biz ailece Maraş Katliamı'ndan sonra Avrupa’ya taşındık. Şimdi eşim ve iki çocuğum oradalar. Ben daha fazla memleket hasretine dayanamadım. Evladımın, diğer yoldaşlarımın yanında olmayı tercih ettim. Bu dağlarda yaşayan gerillanın hepsi Amara gibi benim çocuklarım aynı zamanda. Bir baba çocukları için, özgür bir gelecek sunmadıktan sonra o babalığın hiçbir anlamı yok. Amara onun için bu dağları tercih etti. Geç de olsa şimdi beraberiz. Kızımın hayal ettiği geleceği birlikte yaratmaya çalışmak, omuz omuza onun mücadelesini vermek çok güzel. Dağlarda olmanın mutluluğuyla birlikte, evladımla aynı mevzide savaşmanın mutluluğunu yaşıyorum. Bundan ötesi olabilir mi?" 

Evet, bu mutluluğun tarifi yok, bundan ötesi yok… Gözleri doldu. Bu sözleri babasının ağzından duyan Amara'nın da. Bu mücadelenin sevinci, duygusu ile birlikte onurunu da taşıyorlar. Kısa bir sessizlikten sonra, bu duygusal atmosferde zor gelse de aynı soruyu Amara'ya da sordum. "Bir gerillanın babasıyla bu dağları adımlaması, aynı mücadelenin yoldaşı olması nasıl bir şey?" Amara da aynı yöntemle başladı. Önce o sıcacık bakaşıyla babasına bakıp "bir biz biliriz" edasıyla gülümsedi. Bakışlarını karşıya çevirdi ve kısa bir sessizlikten sonra cevabını verdi. Bu sessizliğe çok şey sığdırdığı belliydi. Ama bu anlardan şu kısa sözleri aktarmakla yetindi: “Şu anların devam etmesi, süreklileşmesi en güzel duydu. Ne yazık ki bu tercihimiz fiziki olarak birlikteliğimizi uzun vadeli kılamıyor. Birkaç gün burada birlikte hem baba ve kız, hem de yoldaş gerillar bu mutluluğu karşılıklı yaşayacak ve mekansal olarak ayrı bölgelere gideceğiz. Ama aynı mücadeleye gönül vermek, aynı hayale, özgürlük sevdasına bir babanın evladını, bir evladın babasını ortak etmesi tarifsiz bir his. Bu güzelliği birlikte yaşamak onur veriyor. En sık tekrarladığım ve babam yanımda olunca daha sık söylediğim cümle 'İyi ki böyle bir babam var' oluyor. Çok şanslıyım.

Normal insanlar gibi bir evde de baba ve kız olarak birlikte yaşabilirdik ama bu empatiyi, bu bütünleşmeyi sağlayamazdık. Bu birlikteliği sağlayabildiğimiz için şanslıyız." 

Sonra gülümseyerek kısa bir şikayetini ekliyor; "Bu durumun en büyük zorluğu "baba" mı "heval" mi "heval baba" mı demekteki kararsızlığım. Babam çok zorluyor!" Son sözleri hepimizi güldürüyor. Sıcacık bir gülümsemeyle yine sarılıyorlar birbirine. 

Uzun bir sohpetten sonra ayrılık vakti geldi. Gitmeye hazırlanırken, Amara da ayrılık hazırlıklarına başladı. Baba ve evladı için de veda vakti gelmişti. Bu karşılaşmadaki son sözlerini birbirlerine iletmeleri için dışarı çıktım. Bir dahaki karşılaşmalarının nerede ne zaman olacağını ikisinin de tahmin etmesi mümkün değil. En kısa zamanda karşılaşmayı umarak, dileyerek sarıldılar birbirlerine. Dışarıda tekrarladıkları kucaklaşmadan sonra fazla değil, sadece ayrılıklardaki sade, kısa ama nice anlam yüklenen bilinen o üç kelime döküldü ikisinin de ağzından; "Kendine iyi bak…"

Arabaya binince, Amara patikadan kayboluncaya kadar el salladı. Tüm duygularını, sevgilerini kuşanarak yaptıkları bu karşılaşmadan sadece bu fotoğraf karesi kaldı.