Sizin anlayacağınız dilde kendimizi tanımlayacak olursak, bize katmerli Aborjinler diyebilirsiniz. Soykırımın en katmerlisini binlerce yıldır en zalim, en vahşi, en şiddetli haliyle bize yaşattılar zulmün efendileri, kör şiddettin gözükara vahşileri. Hani keşke böyle dizilmiş harflerle değil de sesimizin tınısında öfkeden çakmak çakmak, hüzünden nemlenmiş gözlerimizle gözlerinizin içine bakarak anlatabilsek… Böyle daha bir dokunabilirdik yüreğinize. Keşke, her birinize bir dost sohbetinde anlatabilseydik; tarihin en kadim zamanlarından büyük bir emekle süzülüp gelen bu toprakların bu güzel insanlarına reva görülen o insan aklının ve yüreğinin isyan edeceği o zulüm zamanlarını. Asur’un, Babil’in, Roma’nın, Moğolların, Osmanlıların ve onların torunları olan zulüm efendilerinin bu topraklarda yaşattıklarını anlatabilsek, belki de sizin topraklarınızda kısa bir zamanda soyu tüketilen Aborjin kardeşlerimizin neden en katmerli yüreğini taşıdığımızı da ifade edebilirdik. Aborjinler, göğsünün orta yerinden vurulup sere serpe bir kıtanın son nefesinde bir halk ise, bizler binlerce yıldır bir çarmıha çivilenmiş; ne ölebilen, ne yaşayabilen bir halkın çocuklarıyız. Velhasıl hikayesi uzundur bu topraklarda yaşanmış zulümlerin. Anlatmaya icat edilmiş hiçbir dil yetmediği gibi, dinlemeye ve katlanmaya dayanamaz hiçbir yürek. Ama bu topraklar zulmün sınır tanımazlığı karşısında direnişin görkemli sınırsızlığını da yaratabilmiştir. Elbette ne zulüm bu topraklara has, ne direniş bu topraklarla sınırlıdır. Nasıl ki zalimlerin zulmü her toprakta birbirine benziyorsa, direnişin de vatanı her zaman baştanbaşa bir dünya olmuştur. 

Kapitalizmin katmerlenen zulmü karşısında en görkemli direnişin boy verdiği bir zamanda yaşıyoruz. 20. yüzyıl eşsiz halk direnişlerine şahitlik etti. 20. yüzyılda biz Kürtlere ise paramparça bir ülke, darmadağın bir halk ve son nefesinde ısrarla direnen bir gerçeklik miras kaldı. Direnişimiz geçen yüzyılın son çeyreği, bu yüzyılın ilk demlerinde giderek güçlenmeye ve kök salmaya başladı. Şimdi zulüm topraklarımızda bütün sinsi maskelerini bir kenara atmış, en vahşi suretinde saldırı halinde. Sizin ‘’ISIS’’ diye tanımladığınız o barbarlar sürüsü, bu topraklara yeni zulümler ve vahşetler yaymaya çalışırken, kadını ve erkeğiyle bizler, bu toprakların çocukları direniş tarihimize daha görkemli direnişler nakşetmenin kavgasındayız. Size ISIS’i fazla anlatmaya gerek yok. Barbarlıklarını ve vahşetin her biçimini büyük bir sadistlikle sergilemekten kaçınmıyorlar. 

Her yerden gelerek, her yandan saldırıyorlar. Biz de her yerde direniyoruz her yerden gelenlerle birlikte. Sizin bulunduğunuz o bize çok uzak toprak parçasından bu olup bitenleri izlemişsinizdir. Üzülmüş, öfkelenmişsinizdir olup bitenler karşısında. Ama sizden birileri sadece üzülmek ve öfkelenmekle yetinmeyip o cesur yüreğini göğüs kafesinde büyük bir hırsla alıp taşımıştır bu topraklara. Biz, yüreği cesur, aklı ışıl ışıl insanlar gördük dünyanın dört bir tarafından gelip yanıbaşımızda zulme karşı kavgaya duran. Ama yüreğimize en çok ışıltı katanlardan biri dostumuz, arkadaşımız, can yoldaşımız Ashley Johnston (Bagok Serhed) oldu. Zulmün kuşatmaya aldığı Şengal’de ve Rojava Kürdistan’ında yüreğimizde ışıl ışıl sevinçler yaratan uzak diyarlardan gelmiş, kalbimiz kadar bize yakın bu güzel insanda, insanlığın hala zulme teslim olmadığını, zalimlere sadece öfkelenmekle yetinmeyen ve onlarla kıyasıya bir kavgaya tutuşan cesaretini de gördük. Hani bir de o Aborjinlerin yani en orijinal insanların yurdundan, insanlığın beşiği olan Kürdistan topraklarına gelmişti. İlk insan ilk toprağına nasıl dönerse, o sevinçle gelmişti. Biz de onu iki kardeşin birbirine kavuşma heyecanı ve sevinciyle karşıladık. Bagok yoldaş, Avustralya’dan Kürdistan’a bir yürek köprüsü oluşturdu. Zulmün rengi ve toprağının olmadığını, insan olmanın ve buna direnmenin de toprağı ve renginin olmadığını ıspatladı. Bu, ona insan olmanın en onurlu makamını bahşederken, bize de yeniden insana dair umutlarımızı tazeleme coşkusu ve heyecanı kattı. 

Keşke size anlatabilseydik, gerçek bir insanın kendi öz topraklarını bu vahşi zalimlere karşı nasıl büyük bir inat, büyük bir sevinç ve büyük bir coşkuyla savunduğunu. Keşke size anlatabilseydik, Bagok yoldaşın bu mekanda en uzak diyarlardan gelip yürek yakınlığında dostluk kurduğu yoldaşlarını nasıl canı kadar sevdiğini ve canı pahasına savunduğunu. Keşke size anlatabilsek, bu toprakları tıpkı evinin bahçesini savunur gibi nasıl büyük bir heyecan ve coşkuyla savunduğunu. Keşke size anlatabilsek, daha dün tanıştığı o insanlarla nasıl bin yıllık yürek akışında kaynaştığını. Keşke size anlatabilseydik, teni kanayan bir yoldaşını omuzlarında taşırken, bir ana yüreğiyle nasıl telaşa kapıldığını. Yani biz onu, en eski arkadaşımız, dostumuz ve yoldaşımız olarak sığdıramadık yüreğimize. Bagok’la dolup taştı, sevinçlerde coştu yüreğimiz. Biz onu Aborjin yüreğimize aldık, O, Aborjin sevincinde yüreğini açtı bize. Kanı kanımıza karıştı. Artık canımızda bir can, topraklarımızda efsunlu bir nefestir Bagok. 

Nasıl ki Kürdistan’ın orta yerinde bütün heybetiyle Bagok diye bir dağ, hiç silinmemecesine var olmaya devam edecekse direnişin ve kavganın sembolü olarak, yürek coğrafyamızın da tam orta yerinde Aborjin topraklarının o güzel çocuğu, adını aldığı dağ gibi bütün görkemiyle var olmaya devam edecektir. Bagok, kavgamızın kalbi, kalbimizin en sevgili çocuğu olmanın da ötesinde insan olmanın en güçlü kalp atışıdır belki de. Kıtalar ötesi diyarlardan kalbimize akan bu kan damarı, yüreklerimiz arasında inşa edilmiş yıkılmaz bir köprüdür şimdi. O uzak ve yalnız kıta, Bagok’la birlikte yeniden ana kıtasına köprüler kurmuş, bizi de bizden en uzak sandığımız o yalnız kıtaya köprüler inşa etmeye davet etmiştir. Daveti kabülümüzdür Bagok’un. Biz, artık Avustralya denildiğinde yalnız ve uzak bir kıta değil, soyu tüketilmiş Aborjinler değil, hala insanlık adına yürekli insanların yaşadığı bir toprak diye tanımlayacağız sizin o diyarları. Avustralya belki de Bagoklarla birlikte Aborjin teni kadar kapkara bir lekeyi temizlemenin ilk adımını atmıştır. Yani Bagok, o kapkara kıtanın Aborjin gözlerindeki bembeyaz ışığın ilk kıvılcımıdır bizim yüreklerimizde. 

O kıtada, o beyaz tenli sömürgecilerin Aborjinlere yaptıklarını sözde pişmanlıkla değil, sözde özürlerle değil, duruşu ve kavgasıyla affettirmenin yiğit kavgacısıdır Bagok. Zamanın belli bir deminde kapkara bir utanç bulutuyla kaplanmış o kıtanın ilk ışıltılı aydınlık huzmesidir Bagok. Bagok, teni beyaz, yüreği Aborjin bir Avustralyalı olmayı başarmıştır, kardeş Avustralya halkının tertemiz bir çocuğudur. Bir Aborjin savaşçısı kadar cesur ve bir Kürdistan gerillası kadar ustadır kavgada. Biz böyle tanımlıyoruz Avustralyalı teni beyaz, yüreği Aborjin yoldaşımızı. 

Bagok, aklıyla, yüreğiyle ve eylemiyle bir insandır. Tam bir insan. Ait olduğu insanlık ailesinden biri olarak bütün dünyaya kardeş, bütün haksızlıklara isyandı. Aklı ve kalbi kabul etmese de, zulme isyan etmeyen insan, zalimin ortağıdır. Bagok, zulme ve vahşete karşı sessiz kalmama, ona karşı direnme eyleminin adıdır. Zulme teslim olmak, zalime ortak olmak ne kadar insan olmaktan çıkmaksa, zulme karşı direnmek bir o kadar insan olmaktır. 

Egemenlerin ve zalimlerin yalan dünyasında ise direnmek, her zaman bir günah, bir suç olarak tanımlanmıştır. Egemenlerin hukukunda insan olmak, özgür olmak kriminaldır zaten. Bagok’un eylemine ‘kriminal’ demek, bir anlamda insanlık adına nefes almaya bile izin vermemektir. Siyaset yalnış tanımlayabilir bazı şeyleri. Hukuk eksik ifade edebilir bazı şeyleri. Ama insanlık vicdanı ve özgürlük ahlakı, sonsuz doğruların tartıldığı tek terazidir. Egemenlerin gözünden bakanlar bir kez olsun sistemin körelttiği algılarla değil, yüreğin gözünden bakıp vicdan terazisinde ölçebilirse, insanlık ahlakından uzaklaşmadan tanımlayabilir Bagok’u. 

Sizin de bildiğiniz gibi Kürdistan’da Rojava’da, Şengal’de, Kobanê’de çılgın bir zulüm ve çığlık çığlığa bir direniş yaşandı/ yaşanıyor topraklarımızda. Buna sessiz kalmama yürekliliğini ve cesaretini gösteren bu tertemiz evladınızı çeşitli nedenlerle mahkum ederse sisteminiz, belki de bir bütün nesliniz tarihin vicdanında mahkum edilecektir. Aydınlarınız Vietnam’ı, Mozambik’i, Angola’yı anlatabilir. Faşizme karşı ‘No Pasaran’ diyen İspanya’daki enternasyonalist tugayları, Franco’yu, Hitler’i ve diğerlerini onlara sorun. Bugün İspanya’da Madrid meydanında esamesi bile okunmaz Franco’nun. Dünyanın dört bir yerinden gelmiş o insan güzellerinin adları süsler caddeleri, sokakları ve onların anıtları dikilmiştir o meydanlarda. Ve Almanlar hala bir utanç diye adını bile anmak istemezler Hitler’in. Bunları bizden daha iyi bildiğinizi biliyoruz.

Oysa halklarının yüzünü ağartan gurur, onur ve şeref kaynağı insanlar vardır adı her dilde sevgiyle anılan. Sadece Arjantin’in, Küba’nın ve Bolivya’nın değil, bütün insanlığın yüz akıdır o ağzında purosu, gülen gözleriyle dünyaya bakan yiğit çocuk. Sizin Che Guevara’nız Bagok’tur. O, belki de tarihinizin yeni sayfalarında adını minnetle, gururla ve sevgiyle taşıyabileceğiniz bir semboldür. Biz bu değerin ortakları olmaktan, yoldaşları olmaktan büyük bir sevinç ve gurur duyuyoruz. Bu vesileyle böyle bir değer yaratan o toprakların bütün insanlarına sevgilerimizi ve minnetimizi sunuyoruz. Böyle bir evlat yetiştirmiş olan o güzel ananın, Amanda Ana’nın ellerinden ve yüreğinden öpüyoruz. 

Bu vesileyle bütün Avustralya halklarına ve ailesine baş sağlığı diliyoruz. Bizler de onun silah arkadaşları olarak onun dalgalandırdığı enternasyonal özgürlük bayrağını YPG bayrağı olarak zafere taşıyacağımızın sözünü veriyoruz. Lütfen tekrar minnetimizi, sevgimizi ve başsağlığı dileklerimizi kabul ediniz.