Jose Pepe Mujica.  Dünyanın en zengin devlet başkanlarından biri olarak, medyaya çokça konu oldu. Çok kısa bir süre önce, bir dönemini tamamlayarak Uruguay Devlet Başkanlığı görevini, halefine devretti. Gücünün zirvesinde olmasına rağmen aynı görevde kalmayı aklından bile geçirmeyecek kadar ölçülü bir yaşam tarzına sahip. On beş yıllık hapishane hayatı dahil, bütün aşamalarda örnek bir duruş sergileyerek, çoktan tarihe silinmez bir iz bırakmayı hak etmiş biri Pepe. Elbette sadece unutulmayacağını söylemek, büyük bir haksızlık olur. Çünkü Pepe gibiler yalnızca tarihe havale edilecek bir hatırlama nesnesi değildirler. Yaşayan birer insanlık abidesi olarak, örnek alınması gerekenlerdir.  Bütün makam mertebelerin doruğu olan iktidarın zirvesine ulaştığı halde, gerçek zenginliğin sırrını faş etmesi, her bakımdan temel alınması gereken yaşam biçimidir. Evet, gerçek zenginlik maddi olarak yoksul, manevi olarak zengin olmayı başarabilmektir.  

Tarihin bütün deneyimleri göstermiştir ki, iktidar bozucudur. Bozar, dejenere eder, yozlaştırır. Hangi en iyi niyetin, hangi en kutsal idealin konusu olursa olsun; bozulmadan, ilk çıkış gerekçelerine bağlı kalarak gelişen iktidar yoktur. Tüm iktidar biçimleri ilk çıkış gerekçelerine ve ideallere ihanet etmiştir. Bu, iktidarın doğasından kaynaklı bir durumdur. Jose Pepe bu ucube aygıtın alternatifini yaratamamış olsa da, tuzağına düşmeden kendisi olarak kalmış olması da küçümsenemez önemdedir. O, maddi olarak yoksul, manevi olarak dünyanın en zengin devlet başkanı olarak görev yaptı. Evet, bu yanıyla alternatif yaşam mücadelesi verenler için her daim, dünyanın manevi olarak en zengin devlet başkanı olarak bilinecek.

Jose Pepe Mujica görevi süresince maaşının yüzde 90’ını hayır işlerine bağışlamış, yaklaşık geliri Uruguay’daki ortalama ücret seviyesinde olan biri. Ayda 775 dolarla yetinmeyi bilen biri. 

“Sırf başkanım diye değiştirmeyeceğim bir hayat tarzım var. Başkalarına az gelse de ihtiyacım olandan fazlasını kazanıyorum. Benim için bu bir fedakarlık değil, bir görev" diyen biri. “Bana ‘en yoksul devlet başkanı’ diyorlar ama ben kendimi yoksul hissetmiyorum. Yoksul insanlar, sadece pahalı bir hayat tarzını sürdürmek için çalışıp, her zaman daha fazlasını isteyip duranlardır." 


Maaş yükseldikçe demokrasiden uzaklaşılıyor 

Türkiye parlamentosunda veya farklı mertebelerde yer edinmiş siyasi figürlerden, şu ana dek Pepe’nin yaptığını yapabilecek biri olmadı. Maalesef siyasette belli görev ve mevkiler gittikçe imtiyazlı hale gelmekte, ekonomik ve sosyal statü farklılaşmasına yol açmaktadır. Sendika, parti, STÖ’lerde makam ve mevkilerin sunduğu imtiyazlar üzerinden palazlanan bir sınıflaşmanın yaşanması, siyasetin içine düştüğü durumun göstergesi. Özellikle sistem muhalifi güçler açısından bunun izah edilir bir yanı yok.  

Demokrasi ve adaletin varlığını veya yokluğunu önemli oranda yönetici kesimin kazancı ile halkın kazancı arasındaki bağıntı belirler. Bir ülkede, ileri demokrasiyi ve demokratik geri kalmışlığı belirleyen en önemli ölçütlerden birisi, kamusal alanda çalışan kesimlerin aylık/yıllık kazancı ile ücret sistemini düzenleyen, karar alıcı ve uygulayıcı yönetsel kesimlerin kazancı arasındaki yakınlık veya farklılıktır. Bu makas ne denli az ise demokrasi ve adalet o denli gelişkin, büyük bir uçurum varsa demokrasiden ve adaletten o denli uzaklaşılmış olur. 

Türkiye’nin öteden beri bu anlamda sicilinin bozuk olduğu bilinmektedir. Avrupa ülkelerine bakıldığında milletvekillerinin yıllık maaşının, kişi başına düşen milli gelire oranı yüzde 0,9 ile 2,7 arasında değişmektedir. Kişi başına milli gelirin 85 bin doların üzerinde olduğu İskandinav ülkelerinde bu oran 0,9’dur. Türkiye’de ise kişi başına milli gelir 10 bin dolar, vekil maaşlarının milli gelire oranı ise yüzde 12,7 dolayındadır. Çarpıklığın hangi boyutlarda olduğu çok açık ortadadır. Asgari ücretle mukayese edildiğinde durum daha da vahimdir. Asgari ücretle vekil maaşları arasında 27 kat gibi bir uçurum bulunmaktadır. Bu çarpıklığın kabul edilir bir yanı yoktur. Bu durumu gerekçelendirenler, gerek yerelde, gerek Ankara’da ziyaretçileri ağırlama masraflarının ağırlığına bağlamaktalar. Yani para üzerine kurulmuş bir ilişki mazur gösterilmeye çalışılmaktadır. Kaldı ki mazeretin gerçekliği de yoktur. 


Alternatif yaşam felsefesi 

Kürt Özgürlük Hareketi açsından durum daha elzem bir hal almıştır. Bir yandan savaşın ağır yükü altında ezilmiş, metropollerde yaşamın kıyısına itilmiş yoksulluk ve sefalet içinde yaşayan milyonlar; diğer yandan bu destansı fedakarlıklar üzerinden yaşanan statü farklılaşması. Bu, ciddiyetle ele alınması gereken bir sorun olarak kendisini dayatmış bulunuyor. 

Sayın Öcalan’ın yaşam tarzı, her bakımdan örnek teşkil etmektedir. Özellikle iktidar, makam, mevki ve maddiyatla oluşturduğu derin mesafe, alternatif yaşam tarzının somut göstergesidir. Aynı şey, ailesinin yaşam tarzı açısından da geçerlidir. Yine Özgürlük Hareketinin ruhuyla yoğrulmuş ilk dönem öncülerinin yaşam tarzları, bu ölçütlere göre şekillenmiştir. Yine yıllardır devam eden hapishane ve dağ yaşamı, temel ölçüt konumundadır. Hal böyleyken bu yaşantıların aksi bir durum, örnek alınması gereken yaşam tarzına karşı gelişen büyük bir haksızlıktır. 

Alternatif yaşam felsefesinin örülmesinde de ayak bağı haline gelmeye başlayan bu saptırıcı yaklaşım ve yaşam tarzına karşı durmanın, ertelenemez bir hal aldığı tüm apaçıklığıyla ortaya çıkmıştır.