“Napoli’de yaşanır, Roma’da düşünülür, Floransa’da yaratılır” demiş İtalyan bir yazar.
Yönetmenimiz bu sözü hiç beğenmemişti, yeniden uyarladı:
Dağda yaşanır, dağda düşünülür, dağda yaratılır!
Dağ yaşamını ve gerillaları bu kadar sevmesi ondan.
O’nun için dağ, sadece çıkılması gereken bir yükselti de değildir aşılması müşkül bir engel de.
“Aşamadığın dağa sözün geçmez” sözü O’nun için anlamsızdır.
Sözünü geçiremediği hiçbir dağ bırakmamak inadı ondandır.
Dağın doruğu ile dağın derini arasındaki mesafe, çözmek istediği ezeli muammadır.
Dağın derininde kor tutmuş haller ve doruğundaki fırtınalar O’nun ilgi ve araştırma sahasıdır.
“Ben dağa sinema yapmaya gelmedim, dağa bir dava için geldim” sözleri, merak ötesi bir tutkunun ifadesidir.
14 yıl dağlarda dolaştı. Ama ne dolaşma…
“Bu dağlarda bir hayat yaşadım. Yani bu hikayenin içindeydim. Kıyısında değil, tam orta yerindeyim. Savaşın; dağın, acının, sevincin, zorluğun, sevginin kıyısında değil, orta yerindeyim.”
Yürümeyi bilmeyen bir kameramandı o, hep koştu hep uçtu.
Soy ismiyle bu kadar zıtlaşan başka birileri var mıdır?
Dağ yamaçlarında, vadilerde ne zaman tek sıra yürüyen bir gerilla grubu görse takılır peşlerine.
O hiçbir zaman “nereye gidiyorsunuz?”, “menzil çok uzak mı?” sorusunu sormadı.
Herkesi tanıma ve anlama merakı hiç bitmedi.
Dokunduğunu güzelleştiren bir sanatçıdır o.
O’nun kamerasının önünden, fotoğraf makinesinin objektifinden ve kaleminden geçen herkes şanslıdır. Çünkü ustamızın elinde, kapsamlı bir ‘baypas’tan geçirilecek; kötülükleri ve çirkinlikleri bir kenara atılacak, güzel ve insan yanları ile yeniden ortaya çıkarılacaktır.
İşini Midyatlı bir gümüş ustası kadar titiz ve iyi yapan bir güzellik uzmanıdır ve güzelleştirir.
O’nun hiçbir kahramanı hayali değildir. Hepsine dokundu, konuştu, fotoğraflarını çekti.
O kabına sığmaz “Uysal” adam, yeryüzündeki tüm kötülükleri bağışlamaya hazırdır.
Az konuşur çok dinler.
Bu meziyet, O’na pek de yakışan bir zarafettir.
Bu kadar çok seveninin olmasının da sırrıdır galiba.
Soy ismiyle bu kadar uyumlu başka biri var mıdır?
Öfkesi, tepkisi topu topu beş dakika sürer.
O, ısırmayı da tırmalamayı da bilmeyen bir çocuk.
Yüreği ve elleri sadece okşamak için.
Yaşamı dolu dolu geçti, hep üretti.
Bizim için, Kürt halkı için, insanlık için.
Tirej, Boy Aynası, Kadın Sevdiği Zaman, Şimdi Yürüme Zamanı, Zagros’ta Bir Şarkı, Gerilla Yaşamı ve Beritan filmleri.
“Halil’in Gözü” kitabında gerilla portreleri yazdı.
Klipler, röportajlar, haberler, fotoğraflar, portreler, makaleler, edebi yazılar…
Öğretme ve öğrenmenin birbirinden ayrılmaz bir sürecin parçaları olduğunu, o muzip öğrenci taklidiyle öğretti bize.
Çocuksu saflık işte! Herkes onun öğretmen olduğunu biliyordu halbuki.
Gazetecilik, kameramanlık, fotoğrafçılık, sinemacılık, yönetmenlik ve edebiyat…
Hepsi bir aradadır ve O’nun yaşam biçimidir.
Bu kadar işi bir arada başarması, tesadüfler perisinin O’nun başına oturttuğu defne dalı bir taç değil; alınteri ve emeği ile yarattığı benliğidir.
Bu her daim gülümseyen, yeşil gözlü yönetmenimiz artık film çekmeyecek mi?
Kader ne kadar ahmak bir yönetmenmiş.
Tereciye tere satacak, Halil Uysal(Dağ)’ın filmine “bitti” çekecek, biz de inanacağız öyle mi?