
Güler YILDIZ
Gazeteduvar’da Kavel Alpaslan hatırlattı, Şilili doktor ve devrimci Miguel Enriquez’e adanan şarkıyı:
“Evrenin hangi hayati gizemi / mısrasını beklerken karanlık kalacak? / Son olarak, ne ilginç şey / kabusa kayıtsızlık.”
Yanlış kelimelerin diktatörlüğünden ve doğru kelimelerin özgürlüğünden söz ediyordu şarkı. Bir diktatörü anlamak için halkın ona yüklediği anlamdan daha parlaktı, hangi kelimelerin kullanıldığına bakmak... Çok sevgili/sayın hayatımızı doğru kelimelerle görememekti asıl sorun. Çoktan sona ermiş “güzel” günlerin olmadığı zamanlarda yaşamaya alışmaktı “kabusa kayıtsız” kalarak.
İşte bu kadar...
Bir kadın ile çocuğunun bir araç içerisinde ölmesini uhrevileştirip, bir halkı vurma sepeti içinde helak etmeye koşuyor çünkü herkes. İki türlü cümle kuruluyor: Lanetleyen ve “ama...” diyen. İkisi de sıradanlaşmış kelimelerle yapılan kör döğüş!
Ünal Haluk en doğrusunu yazdı; mesele bu tür olayları lanetleyerek “saf” bildirimi değil, mesele bu olayların kaynağına duyulan tepkinin ortaklaştırılması ve son bulması için bir çözüm etrafında buluşulmasıydı. Olmadı maalesef. Ünal’ın altını çizdiği “beyaz kuşatma” her an her yerde ve her fırsatta karşımıza çıkarılan nefretin sterilize haliydi. Bir patlamayı bir siyasi partinin işi gibi gören diktatör kelimelerden sıyrılıp, özgürlüğü koklayan kelimelerle yola çıkmak gerekirdi. Ama kim yapacaktı bunu? İçi boşaltılmış, anlamından neredeyse soyutlanmış, “halkların” derdini yüklendiği iddiasıyla “saray”a kafa tutan bir partinin savunusu tam da iktidarın istediği gibi mi olmalıydı? İnsan düşünmeden edemiyor: Bu arkadaşlar seçim meydanında seçmen kitlesine tam olarak neyin sözünü vermişti? Niçin aday olmuş, neyin hesabını soracaklardı? Ankara ve Suruç katliamları hayatımıza ne tür bir tezgahla dokunduğunu anlamamış olabilirler miydi? Ya da çok naif olmayı iterek bir kenara, Kürt mahallesine ait taşları doldurup eteklerine, yine aynı mahalleyi taşlamanın sözünü mü tutmaya başladılar yoksa?
Kafalarının içi bulvar gazetesinden farksız olanların kendi duvarlarına astıkları nefreti haklı çıkarmaya, onu beslemeye, odun niyetine bizi atarak o nefret ateşini harlamaya ne lüzum var?
Ölen bir anne ve çocuk...
Ve üstelik patlama lpg kaynaklı diye haberler yapılıyor, görgü tanık beyanlarına dayanarak. Ama ilk yardıma koşanların ne gördüğü değil, iktidarın nasıl bir senaryo yazdığı ve o senaryonun tutturulması meselesi var, bakılması istenen. İşte muhalefet adına da, çok üzgünüm, o senaryoyu yan portrelerle detaylandırma yarışına dahil olanlar var....
Diktatörle ortak noktaları çoğaltmak için kelime toplamak...
Gaddarlığı, iktidar hırsının götürdüğü uçurumu kutsamak gibi. O uçuruma hizmet etmek sanki... Erdoğan’a aldanmanın büyülü bir tarafı varsa, içinde olduğumuz mahallenin sorunu olmamalıydı bu. Hayatı ortadan ikiye bölünmüşlerin duayla düşürecekleri dolar ateşi var. Ama akıl mahallesi ki diğer yarıdır bu, onların duayla iktisadın yoluna taş döşenmediğini anlatacak akıllı ve iyi kalpli kızları ve oğulları var.
İyi niyetle dolu kalplerini, sert ve uzlaşmaz hüküm sahiplerine açarak, o kalbe girmeyi çok isteyenlere sırt dönüldü artık. Koşa koşa “ben de, ben de...” denen olay, onların yaşı kadar bir serüvenin parçası. 90’lı yılların batılı çocuklarıysa eğer, aynı yılların doğulu çocuklar için nasıl geçtiğini öğrenmelerini beklerdim. İsterdim.
Kederden bitkinleşen kaderimizin değişeceğine her defasında inanıp, aldanmak mesela... Buna niye yazgılı ömürlerimiz?
Çoktan sona ermesi gereken bir zamanda sürüklenen hayatlarımızı, çocuklarımızı ve onların bilinmeyenlerle örülü geleceğini kurtarmamız için ne tür ikna taklaları atmak gerekiyor?
“Kabusa kayıtsız” kalarak kurduğunuz dil, topladığınız kelimeler, birkaç on yıl daha bizden götürüyor. O diktatör kelimelerle kurulan metinler, zamanın yoksun çocuklarının ruhlarını dağlıyor...
Unutturun o kelimeleri, barış kelimelerini çoğaltarak! Hiçbir hayatı kurtaramayacaksınız, diktatör kelimelerini kullanarak... Yoksa halk sizi “devrimcilik oynayan zengin çocukları” sanacak...