2011 baharını „Arap Baharı“ olarak dünya tarihine kaydeden Arap Halklarına, bütün ezilen halklarda olduğu gibi zulme, yoksulluğa karşı ayaklanmak ve kan emici diktatörlere savaş açmak yakışıyor. Onuru ve geleceği için savaşan halklar, mücadele içerisinde daha da güzelleşir, yücelir.
Ancak; diktaya karşı yürüttükleri mücadele kadar güzelleşen Libya Halkı’na, bence „bir şey“ hiç mi hiç yakışmadı: halihazırda ölmüş bir insana işkence yapmak! İşkencenin hiçbir türü kabul edilemeyeceği gibi, linç kültürü de „insanca“ olanın oldukça dışındadır.
Bir diktatörün ardından, iyiliğine dair söylenecek fazla bir şey bulunmaz, halklara ettiği zulme ilişkinse bir sürü şey söylenebilir: Libya’nın öldürülen eski lideri Kaddafi için söylenebilecekler gibi…
Başta antiemperyalist tutumu olmak üzere, ‘petrol gelirlerinin en azından bir kısmını Libya Halkı’yla paylaştığı’ yönünde Kaddafi’nin iyi yanlarına vurgu yapan, azımsanmayacak derecede demokrat taraftarları da var.
Diktatör Kaddafi’nin, bir anlamda diktatörlüğünün doğası gereği Libya Halkı’na yaptıkları tartışılmaz.
Tartışması yapılamayacak bir diğer şey de; her kim olursa olsun bir insanın yargılanmadan mahkum edilmemesi gerektiğidir. Özellikle de devrimci hukuk, en kötü savaş koşullarında da olsa bir insanın cezalandırılmadan önce, tarafsız bir yargı sürecine tabi tutulmasını emreder. Dolayısıyla; devrimcilik adına linç kültürünü savunmaya kalkmak, devrimcilikle çelişen bir durumdur!
Sonuç itibariyle; Kaddafi iyi bir insan sayılmayabilir. Hatta; kötüdür. Çünkü; diktatördür. Yine sonuç itibariyle; o insan diktatör de olsa ölmüştür. Ve ölmüş bir insana işkence yapmak, sağlıklı bir insan aklının kabul etmeyeceği bir anomalidir.
Söz konusu anomali, savaş psikolojisinin bir sonucudur. Ölmüş bir insana mutlak bir saygıyı öğütleyen, İslam dinine mensup olmakla gurur duyan Libya Halkı’nı, cinnet mertebesinde insanlıktan çıkaran, bu savaş psikolojisinden başka bir şey değildir.
Gün be gün, ölen, öldürülen ve gündelik yaşamı ölüm ve katliamlardan ibaret olan bir toplumun ruhsal sağlığının çok iyi olması beklenemez.
İnsanı öyle bir insanlıktan çıkarır ki savaş; linç edilen bedenin ‘zaten ölü’ olduğu unutulur, bir kez, bir kez daha öldürülmek istenir. Ölü bedenler hücre hücre kesilip, parçalamaktan geri durulmaz.
Öldürülen onlarca gerillanın bedenleri, araçlara bağlanıp sokaklarda sürüklenir. Bu insanlık ayıbından da hiç utanılma gereği duyulmaz.
Ve öldürdüğü Kürt çocuğun ölü bedenini yerlerde sürüklerken, kafasını taşla ezmeğe devam eden T.C’nin savaşçı polisi, savaşmakta ısrarını sürdürür.
Ama; en insanlıktan çıkanı da sırf farklı bir etnik kökene sahip olduğu için, insanların doğal afetlerde bile hayatını kaybetmesinden mutluluk duyar. Ölü bedenleri üzerine gözyaşı yerine, sevinç salyalarını akıtır.
O derece insanlıktan çıkar ki bazı insan müsveddeleri, Van depreminde yüzlerce Kürt insanın, yaşamını yitirmesine memnun olur.
Sadece Kürt olduklarından, insanların doğal afetlerle ölümü hak ettiklerini düşünen kana susamış ırkçı güruh, sayısız doğal afetlerde yaşamını yitiren, Türk kökenli insanların da ölümü hak ettiklerini düşünür mü acaba?
Irkçılıktan gözü dönmüş, bu faşist kafaların, düşünme yetisi var mıdır ki? İnsanlıklarını hatırladıkları olmuş mudur hiç? İnsan olmaktan ne derece uzaklaştıklarının farkına varırlar mı bir gün?
Bütün bu insana yakışmayan tavır ve düşünce bozukluklarının, çok sevdikleri devletlerinin, yıllardır sürdürdüğü savaş kışkırtıcılığı ve ırkçı politikaların bir ürünü olduğunu kavrarlar mı bu kafatasçı kafalar?
Çok lanettir savaş, çok acımazdır. Öldürdüklerini öldürür, ölmeyenleri de insan olmaktan çıkarır.
İşte tam bu yüzden de savaşları tüm dünya yüzeyinden yok etmek için çalışmalı. Bu yüzden barışı tesis etmek için ufak pazarlıklara takılmadan „barış diliyle“ konuşmalı, barışın dilini hakim kılmalı.
İşte bu yüzden, onurlu bir barışta ısrar etmekten asla vazgeçilmemeli!