Özgecan Aslan’a yönelik vahşice saldırı AKP iktidarının ideolojik olarak sürekli pompaladığı egemen erkekliğin canavarlaşma düzeyini gösterdi. Cinayetin biçimi toplumda bardağı taşıran son damla oldu. Bu nedenle hemen her yerde kadınlar sokaklara çıkarak, tepkilerini ortaya koydu. Ayrıca cılız da olsa ilk defa kadın katliamına erkek cephesinden de tepkiler gelişti. Toplumsal sorunların kaynağı olan kadına yaklaşım ve kadın katliamlarına yönelik bu tutum oldukça önemli. 

Ancak bugüne kadar geliştirilen reflekslerde henüz bir doğrultu yakalanmış değil. Halen devletten talep etme, bu yönlü beklentiler içine girme görülüyor ki bu durum hem zihniyet hem  de mücadele yöntemi açısından birçok yanılgıyı içinde barındırıyor. Dolayısıyla düzen partilerine ve medyasına da malzeme yaratılıyor. Yani kimi çevreler kadın sorunu gibi çok köklü bir sorunun çözümü için yöntem ve zihniyet olarak batı toplumlarını ve devletlerini adres olarak gösteriyorlar. En büyük yanılgılardan biri de budur. Oysa kadın kırımı dünyanın diğer ülkelerinde de var ve batı ülkeleri yaşanan bu kırıma karşı sessiz. Bu bağlamda her yerde erkek egemen zihniyet ve onun kurumsallaşmış hali olan kapitalist sömürgeci devlet ve iktidarı mevcuttur ve aşağı yukarı kadının durumu ve yaşadığı mağduriyet de hemen her yerde benzerdir. Türkiye gibi ülkelerde sorun görünür iken, batıda görünür olmaktan uzaktır. Ve batıdaki liberalizmin sahte özgürlük anlayışıyla kadını hissettirmeden (kazandaki soğuk suda kaynatılan kurbağa misali) gönüllüce köleleştirmesi, özgürlük arayışlarını köreltmesi ya da gerçekten saptırması, irdelenmesi gereken bir durumdur. Bu nedenle batı toplumu yerine başka çözüm arayışlarının geliştirilmesi ve yaratılması gerekmektedir. 


Şiddet ve cinayetlerin kaynağı devlettir 

Ayrıca başta kadın konusunda olmak üzere topluma yönelik tüm açık ve gizli saldırıların tarihsel arka planı yeterince irdelenmemekte. Yani her türlü kötülüğün, ahlaki çöküntünün temelinde sömürü sitemi olarak devlet kurumu, iktidar zihniyeti ve onun yarattığı erkek egemen aile ve cinsiyetçi toplum gerçeği olmasına rağmen, halen kadın ve kadın hareketleri adına konuşan birçok kimse bu gerçeği göremiyor. Örneğin kadın kırımı, özellikle Müslüman geçinen ve kadın düşmanı olan çağdaş Muaviye hareketi AKP iktidarı döneminde yüzde bin dört yüz artmasına rağmen yine de devlet, sömürü sistemi ve iktidar gerçeği yeterince sorgulanmıyor. Ataerkil aile gerçeği, bu kurumun çocuk yetiştirme tarzı, terbiye anlayışı ve cinsiyetçi toplum sorgulanmıyor. Bu konularda yüzeysel birkaç cümlelik eleştiri yöneltilmesi de ciddi ve sosyolojik olarak sorgulamaların yapıldığı anlamına gelmemektedir. Eğitim adına dört yaşında annesinden alınarak, zorunlu eğitim adına on üç yıl ulus devlet algısıyla, insanı değerlerinden arındırarak sahte bilimcilik, cinsiyetçilik, dincilik ve milletçilikle zehirleyen eğitim tarzı yeterince sorgulanmıyor. Bütün toplumsal sorunların da kaynağı olan devlet sisteminin en basit bir sorunu dahi şiddet, baskı ve işkence yöntemleri, inkar ve imha ile kendince ''çözdüğü'' yeterince dile getirilmiyor. Devletin bütün kurumlarında aile düzeninde, askerlik, polis teşkilatında ve bürokraside ve eğitim sisteminde her çeşit şiddeti, ötekileştirmeyi ve aşağılamayı bir terbiye ve ehlileştirme aracı olarak kullandığı dile getirilmiyor. 

Bu cinayetlerin tarihsel ve sosyolojik nedenlerini açığa çıkarılması gerekirken, pozitif bilim anlayışıyla olayların sonuçları ile uğraşılmakta ve çare yine devlette ve devletin güvenlik kalkanı olan hukukunda aranıyor. Bu yanılsamayla “devlet görev başına, kadınları korumaya” diye beklentiler içine girmek kendi celladından adalet dilemeye benzer. Yani bırakın devletin kadını koruması, perde arkasındaki bizzat kadını kırımdan geçiren zihniyetin ve cinsiyetçi egemen erkek toplumsallığının mimarı olduğu görülmüyor.  Dolayısıyla bu tür sorunların aşılmasında, çözüm AKP’ye karşı CHP ve onun iktidarı da olmayacağına göre, başka çözüm arayışlarına yönelmek ihtiyacı da ortadır. Çünkü hergün ülkenin herhangi bir yerinde ailede ve sokakta kadını katleden faşizan erkek karakterinin, kurumlaşmış ifadesinin sokaklarda barış talebinde bulunan Kürt annelerini, ürettiklerinin karşılığını alamayan işçileri, emekçileri, çiftçileri coplayan, biber gazı sıkan, yoksulluk ve kölece yaşama mahkum eden devlet sistemi ve siyasal iktidar gerçeği olduğu artık inkara gelmeyecek düzeyde alenileşmiştir. 


Erkek vahşetine karşı somut adımlar atılmalı

Bu durumda sorunun bir zihniyet, ahlak, vicdan dolayısıyla ataerkil kültür sorunu olduğu görülmeli ve bu zihniyete karşı öncelikle içte mücadele edilerek, değişim ve dönüşüm sağlanmalı. Bu da evrimsel gelişme seyri içerisinde bir devrimi gerektirmektedir. Ancak toplumsal sorunlarda olduğu gibi kadın ve kadının yaşadığı sorunlar karşısında da Kürdistan Özgürlük Hareketi ve Kürt Kadın Hareketi dışında hiçbir siyasal oluşum sistemli bir çözüm programı ve perspektif sunmamaktadır. Sömürgeci kapitalist devlet iktidar ve cinsiyetçilik eleştirisi ile zihniyet dönüşümünün nasıl olabileceğini kavramsal ve kuramsal çerçevede ortaya konulamamaktadır. Kürdistan Özgürlük Hareketi kadın hakları ve özgürlüğü konusunda kendi farkını ortaya koyan tek odaktır. Kürt Halk Önderi yıllar önce  faşizan erkekliği zihinsel ve ruhsal olarak çözümleyerek özgürlük mücadelesini geliştirmiştir. On yıllardır ortaya çıkan kazanımlar ve Kürt kadınının bugün ulaştığı düzey bunun toplumdaki etkisi ve sağladığı dönüşümü kanıtlıyor. Bugün erkek zihniyetinin en faşizan temsilcisi olan DAİŞ’e karşı Kobanê ve Şengal’de mücadele ederek dünya kadınlarına, erkek faşizmine karşı kendilerini nasıl savunmaları gerektiğini en iyi biçimde ortaya koyan Kürt kadınları ve dayandıkları kadın özgürlük felsefesi daha çok önem kazanıyor. Dolayısıyla bu  zalim erkek iktidar sistemine karşı zihinsel, ahlaki ve vicdanı olarak sürekli bir hesaplaşma, eleştiri ve çözümleme olmalı, zihniyet dönüşümünü sağlatacak projeler geliştirilmeli. Zihniyet dönüşümünü sağlatacak kapsamlı eğitim çalışmaları yapılmadan bu tür cinayetlerin önü alınamaz. Devletin güvenlik kalkanı olan faşizan hukuk da bu zihniyetin işleyeceği cinayetlerin önüne geçemeyecektir. Hukukun demokratikleştirilmesi için de öncelikle zihniyetin demokratikleşmesi gerekir. Dolayısıyla bu sorunları zihniyet ve ahlaki devrimi çözer. Kadının, tüm ezilenlerin ve toplumların güçlerini birleştirerek devlet dışında kendi öz gücüne dayanarak gerçekleştirecekleri bir devrim.