Türkiye hiçbir dönemde olmadığı kadar faşist ruhlu bir Başbakan’a sahip. Üslubu beyan aynıyla insan derler. Bu üslupla demokrasinin zerresi bile yan yana getirilemez. Kendisi “öfke de bir hitabet sanatıdır” diyormuş. Doğru, bu kadar öfke faşist hatiplere aittir. Hitler’in de iyi bir hatip ve Tayyip gibi öfke zamanları en huşu içinde olduğu zamanlarmış. Son meclis konuşması BDP’ye de Kürtlere de savaş açmış bir kişiliğin konuşmasıydı. Savaşı en üst düzeye tırmandırma konuşmasıydı.
Başbakan’ın en önemli özelliği kendindeki tüm olumsuzlukları başkasına yükleyerek kendisinde bulunan olumsuzluk ve çirkinlikleri örtemeye çalışmasıdır. Bu nedenle aynaya bakıp kendinde var olan çirkinlikleri başkalarına yüklemektedir. BDP’ye iblis dedi. Hatta faşist dedi. Böylece iblis ve faşistliğini örtmeye çalıştı. Ancak Kürt halkının özgürlük ve demokrasi mücadelesi Tayyip’in yüzündeki maskeyi öyle bir düşürdü ki, kendi iblisliğini ve faşist karakterini gizlemesi mümkün değildir.
Herkese soruyoruz, bu dünyada herhangi bir faşist ya da despot lider, ‘kadın da olsa, çocuk da olsa gereğini yaparız’ demiş midir? Başbakan’ın bu sözleri lafta kalmamış, bunu talimat bilen polisler Amed’de, Batman’da birçok çocuğu katletmişlerdir. Hiçbir faşistin, hele hele 21.yüzyılda faşist ya da hasta ruhlu hiçbir kimsenin sarfetmeyeceği sözleri sarf eden birisi utanmadan, pişkince başkalarına insanlık dersi vermeye çalışıyor. Faşistlerin en önemli bir karakteri de demagojik olmalarıdır. Maşallah, Tayyip bunu çok iyi yapıyor! Demagojiyi bir sanat düzeyinde yaptığı söylenebilir.
Bir genç kızın yanarak ölmesini her gün diline dolayan bu Başbakan, gaz bombalarıyla öldürülen bir buçuk yaşındaki bebek ve 65 yaşındaki yaşlı kadından hiç söz etmiyor. Gaz bombası ile ölenlerin sayısını artık unuttuk. 21 Ağustos’ta Güney Kürdistan’da Kortek alanında bir araç bombalanmış; biri altı aylık bebek, dört çocuk, yedi Kürt insanı paramparça katledilmiştir. Ölenlerden biri de hamile bir kadındı. Bu katliamı Türk savaş uçakları yapmasına rağmen bir özür bile dilenmemiştir. Bu katliamın Türk savaş uçakları tarafından yapıldığını ABD dahil tüm dünya biliyor. Ama Türk devleti bu katliamı inkar ettiği gibi, PKK’ye yüklemeye çalışmıştır.
Bu Başbakan için yalan söylemek su içmek gibi olmuştur. Roboski köyü dışındaki bir evden bir korucu ile konuşurken başbakan ‘biliyorsun biz kaçakçılığa karışmıyoruz’ dedi. Doğru, o güne kadar Roboski köylüleri devletin bilgisi dahilinde Güney Kürdistan’a gidip mazot, sigara ve şeker getiriyorlarmış. Ama sonuç 35 genç-çocuk paramparça edildi. “Kaçakçılara karışmıyoruz” diyen Başbakan’ın hükümeti zamanında İran sınırında onlarca genç-çocuk, onlarca köylü katledilmiştir. Herhalde onlarca insanın acısını yaşayan Van-İran sınırındaki köylüler bu Başbakan’a en hafifinden yalancı demişlerdir.
Başbakan, Selahattin Demirtaş’a “sen kim oluyorsun” diyerek ağzına geleni söylemiştir. Zaten öfkelendiği zaman sokaktaki herhangi bir insan gibi freni olmadan küfürleri arka arkaya sıralıyor.
Başbakan ölenlere Kürt demeyi de yasakladı. Hiç ayağını yere vurma Başbakan, bunlar Kürt oldukları için ölüyorlar. Kürt coğrafyası polis ve askerlerin sivilleri öldürmesinin normal olduğu bir yer haline gelmiştir. En son Nusaybin’de bir işçi, yine canlı kalkan Yıldırım Ayhan Kürt olduğu için öldürüldü. Kürt coğrafyasında insanın hiçbir değeri kalmamıştır, savaş zayiatı olarak görülüyor. Dünyanın savaş süren başka yerlerinden örnekler verilerek bu ölümler meşrulaştırılmaya çalışılıyor. Dünyanın başka yerinde de yanlış ve suçtur, Türkiye’de de yanlış ve suçtur. Herhalde ABD’de yüz binlerce insan rastgele ölmezdi, ama Irak’ta öldü. Çünkü Iraklıların yaşamının değeri yoktur. Yeri geldiğinde AKP yandaşları, bazıları da böyle söylemiyor mu?
Türkiye’de öyle bir inkarcılık varki, ölenlerin Kürt olduğunun söylenmesi bile tehlikeli görülüyor. Doğru, inkar politikası için Kürt kelimesini kullanmak tehlikelidir. Sadece kendileri özel savaş gereği ve toplumu aldatmak için bazen Kürtlerden söz edebilirler. Herkes de biliyor ki yüzyıldır Kürt sorunu çözülmediği için Kürdistan’da Kürtler öldürülüyor. Tek millet politikasını hakim kılmak için Kürtler öldürülüyor. Kürt sorunu çözülmediği müddetçe devletin Kürtleri öldürmesi devam edecektir.
“Kürt var” lafları tamamen inkarcılığı yeni koşullarda sürdürmenin, Kürtleri kültürel soykırıma uğratmanın yeni dili olmuştur. Kürt var, ama bu Kürtlerin hiçbir sembolü yok! Türklerden aynı sembolleri ve beğenileri olamaz! Kürtler her yerde sarı, kırmızı, yeşil renkleri ulusal renk olarak görüyorlar. Bu renkleri fazla kullanıyorlar. Kürtler için kırmızı olsun da beş kuruşu fazla olsun derler. Sarı, kırmızı, yeşil bir örgütün ne bayrağıdır, ne flamasıdır. Ne PKK’nin ne de KCK’nin bayrağı böyledir. Siyasi görüşü ne olursa olsun Kürtlerin genelinde bu üç renk öne çıkar.
Tabutların üstüne bu üç rengin yoğun olduğu eşarp, fular ya da kefye denilen örtü koymuşlar. Tabutların üstüne konulan bu fularlar derhal PKK bayrağı olarak ilan edildi. PKK bayrağı diye hakaret edilmeye başlandı. Daha sonra meclise giden anaların boynundan da bu renkteki fularlar zorla çıkarıldı. İşte Kürt’ü tanımaları bu kadardır. Kürt’sün, ama hiçbir farklı özelliğin olamaz! Türk milletinden kendini ayıracak semboller ve kültürel değerlere sahip olamazsın deniliyor. Bu nedenle dünyada görülmedik zorbalıkla insanların boynundaki fularlar çıkarılıyor. “PKK bayrağı” denilerek Kürtlerin kültürel değerlerine tahammül edilmiyor. Yıllarca kadınların başına bu renkte taktığı bantlar bile saldırıya uğradı. Trafik lambalarının renkleri bile değiştirilmeye kalkışıldı. Zaman zaman bu tür yasakların kalktığından söz ediliyor, ama en masumane Kürt özelliği olan renklere tahammül edilmiyor. Bu renkleri kullanmak bile suç görülüyor. Kürt kültürüyle ilgili yasakların kalktığından söz ediliyordu, ama Kürtlerin renk bile seçemeyecekleri bir daha görüldü.
Tabutların üzerine Kürtlerin serdiği renklerden, bir fuların konulmasından bu kadar rahatsız olanlardan nasıl bir çözüm beklenebilir? Anaların boynundan zorla fular çıkaranlardan hangi çözüm beklenebilir? Despotizm budur, dayatma budur. Bu dayatma yaşamın her alanında vardır.
Başbakan, Selahattin Demirtaş’a ‘sen kim oluyorsun’ diyerek sert çıkıyor. Daha doğrusu azarlıyor. Biz de başbakana soruyoruz: sen kim oluyorsun?! Sen milyonluk ordun, yüzbinlik polisinle orada işgalcisin, kendini zorla ayakta tutuyorsun! Devlet gücüyle, katliamla, işkenceyle, tutuklamalarla varlığını sürdürüyorsun. CHP’li İnce gibi “biz ordumuzla işgal ettik; orada her türlü tasarruf hakkımız var” diyorsun. ‘Sen kimsin’ sözünü bu işgalci güç olmaktan alıyorsun. Sen kültürel soykırımcısın ve asimilasyoncusun. Dolayısıyla haddini bilecek birisi varsa, konuşmaya hakkı olmayan biri varsa o da sensin!
Şırnak’ta BDP yüzde seksen oy alıyor. O köylerdeki oy oranı da bu düzeydedir. Selahattin Demirtaş tabii ki oranın temsilcisi olarak konuşacak. Senin değil, Demirtaş’ın “sen kim oluyorsun” demeye hakkı vardır.
Kürdistan genelinde de BDP’nin oyu AKP’den çoktur. Hiçbir demagoji BDP’nin Kürdistan’daki Kürt oylarının çoğunluğunu aldığı gerçeğini değiştiremez.
Türk devletinin sömürgeci faşist Başbakan’ı sömürgeci devletin yetkilisi olarak ‘biz sizi öldürürüz, ama siz ölülerinize bile sahiplenemezsiniz’ diyor. Açıkça ‘size ne muamele yapsak da Allaha çok şükür, eyvallah diyeceksiniz’ diyor. Kendi emrini tanrı emri gibi görüyor. Bu zihniyete göre Kürtler kul ve marabadır, egemene ses çıkarma hakkı yoktur. Bu nedenle Kürt cenazesine bile sahip çıkamaz. Başbakan’a göre Kürtler “Devlet öldürdüyse bir hikmeti vardır” deyip susmalıymış; yoksa cenazelere sahip çıkmak istismar olurmuş.
Ne de olsa Türk ölürse onun acısını yaşayanlar vardır; hatta nişanlısı, çocuğu ve bir hayat hikayesi vardır. Ama Kürt ölürse bir yaşam hikayesi yoktur. Türk basını her nedense ölen 35 gencin hayat hikayesini, onların eş ve çocuklarını yazmadı. Bir asker öldüğünde dünyayı yıkarlar; Cumhurbaşkanı, Başbakan, Bakanlar törene gider; ama Kürt öldüğünde cenazesine kimse gitmemeli. Sessiz sedasız kimsenin görmediği, karanlık bir zamanda cenazesini gömmelidir. Cenazene sahip çıkmayacak kadar boyun eğ, teslim ol diyorlar. Bunun namussuzluğu kabul etmek anlamına geldiği açıktır.
İşte bölünme budur. Türkiye’nin duyguda bölünmediğini kim söyleyebilir? Kürtlerin sevdikleri ve tercihleri ile gündemleri ile Türkiye’deki tercihler, sevilen kişi sıralamaları ve gündemler aynı mıdır? Kürt gençleri ile Türk gençleri aynı duyguları mı yaşıyor? Erdoğan tabii ki kendi yardakçı ve işbirlikçi Kürtler dışındakileri görmediği için gerçekleri de anlayacak durumda değildir.
Sonuç olarak özür dilemek de, bu tür olaylardan üzüntü duymak da, bu tür olayların bir daha olmamasını istemek de, ancak Kürt sorununun demokratik çözümü ile olur. Bunun dışındaki her şey demagojidir, yalandır, ikiyüzlülüktür.
Hala “PKK’yi en iyi ben tasfiye ederim” üzerine politika, strateji ve konseptlerini kuranların “yaşananlardan üzüntü duyuyorum” demesinin hiçbir değeri yoktur.
Hiçkimse Kürtlerin ve Kürt Özgürlük Hareketi’nin teslim olmasını beklememelidir. Kürtleri anlamayan, Kürtlerin toplu olarak haklarını tanımayan her zihniyet ve hükümet bu tür katliamlara başvurmaya devam edecektir.