Defalarca gözaltına alınıp tutuklanan, 22 yıl boyunca kaldığı cezaevlerinde işkence, baskı ve insanlık dışı uygulamalara maruz kalan Nevin Berktaş, en uzun süre cezaevinde kalan kadın devrimci tutsak...
12 Eylül döneminde pek çok kez gözaltına alındı ve yoğun işkencelerden geçirildi. Uzun hapislik yılları içinde Adana Hapishanesi’nde yaşadıkları özel bir yer tutuyor onun için...
Askeri yaptırımlara uymadığı için Ortaçağ dönemini aratmayan, nemli, sıcak, her tarafından farelerin ve yılanların çıktığı, hayvanın bile yaşayamayacağına dair raporların verildiği hücrelerde yaşamak zorunda bırakıldı. Falakalı işkencelerle geçen hücre süreci de dahil boyun eğmedi. 12 Eylül’ün gözyaşı ve işkenceden ibaret olmadığını ve bir kadının mücadele içinde özgürleştiğini gösterdi. ‘İnancın Sınandığı Zor Mekanlar: Hücreler’ kitabının da yazarı, aynı zamanda Proleter Devrimci Duruş Dergisi yazarı olan Nevin Berktaş’ın kitabı ile Türkiye cezaevlerinde siyasi kadın tutsakların duruşları ve yaşadıkları sıkıntılar üzerine konuştuk.
 
Siyasi kadın tutsakların hapishane koşullarındaki devrimci duruşunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Kadın mücadele içinde özgürleşiyor. Bu genel doğruyu kendi mücadele yaşamım içinde de görerek öğrendim. Kadının devrimcileşmesi süreci aynı zamanda özgürleşmesi sürecidir. Erkek egemen sistemde kadına biçilen misyondan kadının çıkış yapabilmesi de bir süreç işidir, dolayısıyla devrimcileşmekte olan kadın da bu misyondan zaman içinde çıkış yapabiliyor. Çünkü ancak sınıf mücadelesi içerisindeyken kendi gücünün ve potansiyellerinin ve erkek egemen baskının farkına varabiliyor. Başardıkça, önüne çıkan zorlukları yendikçe kendine güveni artıyor ve devrimci temelde bir dönüşüm sağlıyor.
 Siyasi kadın tutsaklar, mücadelenin en zorlu alanlarından olan polis merkezleri ve hapishanelerde devletle çok çıplak olarak yüzyüze geliyorlar. Ve erkek egemen zihniyet de en fazla buralarda çarpıyor yüzlerine. Özellikle de kadın, dikbaşlı, onurlu, kararlı, savaşkan ve kişilikli bir duruş sergilemişse buna hiç izin vermek istemiyorlar ve onu ezmek için her yolu deniyorlar. Bir de devrimci kadınlar özgürlüğün tadını tattığı için, zorlu koşullarda pes etmiyorlar; mücadeleden kopmaları çok zor oluyor. Bu da sistemin hiç istemediği bir şey ve dolayısıyla işkencecilerin en fazla zorlandığı şey. En çok da bu nedenle kadın devrimci tutsaklar gerek cinsel gerekse de fiziki ve psikolojik işkencelere maruz kalıyorlar.
 
Devletin kadın tutsaklar üzerinde özel politikaları var mı? Yaşadıkları sıkıntılar nelerdir?

Devletin kadın tutsaklar üzerinde özel politikaları kuşkusuz var. Ama bunlar genel saldırılarla birlikte artıyor. Örneğin; kadın aynı zamanda anne ise çocuğu da baskı ve işkenceden nasibini alıyor ve bu durum anneye, çocuğuna ve görüşçülerine özel bir acı veriyor. Beslenmesi, temizliği, oyuncak da dahil her tür ihtiyaçlarının karşılanması gibi temel yaşam şartları da tam bir işkenceye dönüşüyor.
Ya da kadın siyasi temsilciler, hapishane yöneticileri tarafından küçümsenebiliyor. Bu durum, kadınların hem siyasal yetkinlikleri hem de bu nitelikte kadınların sayısal artışı ile  meşrulaşmış olmakla birlikte, ki bu kadınların büyük mücadelesi ile kazanılmıştır, önemli bir sorun olabiliyor.
Mahkeme ve hastanelere götürülürken ring araçlarının kötü koşulları ve askerin hastanede muayenehaneden çıkmaması, kadınları en fazla zorlayan koşullardan birini oluşturuyor. Onur kırıcı olan bu uygulama kabullenilmediği için de hastanelere gidilemiyor ve ölümcül hastalıklara kalınıyor veya tedavi olunamıyor.
Öte yandan, en ciddi sorunlardan biri olan hapishanelerin kapasitenin üzerinde dolu olması, özellikle kadın tutsakları çok zor durumda bırakıyor.  Kadın hastalıkları bu ortamlarda daha fazla nüksediyor ve her yönden başka hastalıklara da kalıyor.
Hasta tutsakların durumu ise malum... Tüm belirttiğim nedenlerden dolayı ölümler artıyor. Kamuoyunda serbest kalmaları yönünde tepki oluşan hasta tutsaklar ise en fazla ölmeden bir kaç ay önce bırakılıyorlar. Dolayısıyla en önemli sorunların başında sağlık, aşırı kalabalıklık, disiplin cezalarıyla tahliyeleri engelleme ve var olan hakları da gaspederek hapishaneleri işkencehanelere çevirme geliyor.
 
Savaş koşulları hapishanelere ne şekilde yansıyor? Cezaevlerindeki siyasi Kürt tutsakların açlık grevlerine ilişkin ne düşünüyorsunuz?
Hapishanelerin tıklım tıklım olması savaş koşulları ile ilgili kuşkusuz. Savaş politikalarını kitleler sessizlikle kabullensinler diye hükümet en küçük kıpırtıyı bastırıyor. Bu nedenle öncelikle en diri ve güçlü, aynı zamanda da en örgütlü bir güç olan Kürt ulusal hareketini sindirmek istiyor. Öte yandan Ortadoğu politikalarını etkisizleştirebilecek bir ‘iç tehdit’ olarak gördüğü Kürtlere dönük, imha etme politikasını izliyor. Yoğun tutuklamalar, Uludere katliamı ve Pozantı’daki çocuk tutsaklara tecavüz  vs., tüm bunların bir ürünü olarak yaşanıyor. Aynı zamanda, savaş politikaları devrimci, demokrat ve tüm toplumsal tabakalara saldırılarıyla at başı gidiyor.
PKK tutsaklarının açlık grevleri de bu gelişmelerin içerisinde anlam kazanıyor. Hapishanelerde süren mücadeleler her zaman somut koşullarla ilgili olmayabiliyor. Siyasi talepler içerebilir. Ve talepler somut bir kazanım içermese de kitlelerin yüzünü bu taleplere çevirmek için dile getirilebilir.
 
‘İnancın Sınandığı Zor Mekanlar: Hücreler’ kitabınız hangi ihtiyacın sonucu olarak yazıldı? İsveç ve Türkiye PEN sizi onur üyesi ilan etti ve Türkiye PEN, ‘Duygu Asena Ödülü’nü verdi. Öte yandan, AİHM Türkiye’ye, kitabınızdan dolayı haksız yargılamadan para cezası kesti...
‘İnancın Sınandığı Zor Mekanlar: Hücreler’ kitabı, Nisan 2000’de Yediveren Yayınları tarafından yayınlandı. Kitabı yazdığım sırada, Gebze Hapishanesi’nde bulunuyordum. Devletin, hücre tipi hapishaneleri inşa ettiği ve buraları överek villa diye tanıttığı bir dönemdi. Dolayısıyla ‘Hücreler’ kitabı, sıradan bir anı kitabı olarak değil, hapishaneler tarihinde askeri yaptırımlara karşı direniş deneyimlerini, dünyadaki hücre tipi saldırılara karşı ortaya çıkan direnişleri hatırlatmak ve devrimci tutsakların yeni saldırılara karşı da direneceklerini ilan etmek için yazıldı. Kitaba bu nedenle dava açıldı. Yaklaşık 10 yıl süren yargılama sürecinde, anti demokratik uygulamalarla karşılaştım. 12 Eylül’ü yapanları değil, ona karşı direnenleri ve baş eğmeyenleri yargılıyorlardı. Kitap, aslında bir suç duyurusu niteliği taşıyordu. O dönem işkence yapanların adları da vardı. Buna rağmen, yargılanan kitap ve kitabın yazarı oldu.  Yargılanmakla kalmadı, basıldığı hafta toplatıldı.
 Serbest kalmam için, kitap davasından tekrar tutuklandığım 2010 Kasım ayından itibaren başlatılan ve yoğun bir emek ve dayanışma üzerinden yürütülen kampanya sonucunda, 7.5 aylık hükmü olmasına rağmen  5.5 aylık bir süreçte serbest bırakmak zorunda kaldılar. Bu kampanya esnasında, kitap, yoğun olarak okuma isteğini karşılamak için Yediveren ve Belge yayınları tarafından “Hücreler Dava Dosyası”adıyla yeniden basıldı.


SUNA KÖSE/LONDRA