
Erkek egemen emperyal patlama olan DAİŞ ve AKP, Türkiye, Kürdistan ve Ortadoğu’da kadına yönelik katliam 3. Dünya savaşının egemen erkek zihniyetiyle özgürlük mücadelesi veren kadın arasında bir savaştır. AKP/Recep Tayyip Erdoğan’ın sarayla inşa etmek istediği militarist ırkçı, rantçı, dinci, cinsiyetçi, aile-toplum-devlet için başlattığı saldırılara karşı özellikle kadınlar, büyük emeklerle oluşturdukları yaşam alanlarını terk etmemeyi ve direnmeyi tercih ettiler. Bu direniş 21.yüzyıl serhildanı olarak şimdiden tarihe geçmiştir. (Çünkü dünyanın hava bombardımanında 1,5 milyon insanın topraklarını terk etmeden direnmesi çok bilinen bir serhildan değildir).
Kadınlar yaklaşık 40 yıllık mücadele deneyimleriyle bütün yakınlarını ve komşularını bir araya toplayarak yaşam alanlarını bırakmadılar, çeperên binevşî (mor çeperler) alanları oluşturarak, savaşta kadının güvensiz, çözümsüz kalmasının önüne geçmeye çalıştılar. Faşist devlet zihniyetinin güvenlik güçleri zırhlı araçlarla mahalle aralarında “Buradan çıkmazsanız hepinizi terörist olarak kabul eder ve vururuz”, “Kimyasal silah kullanırız”, şeklindeki anonslara rağmen Cizre, Nisêbîn, Sûr, Gever…vb alanlarda direnerek kalanların %70’i kadınlardı.
Faşist zihniyet bu direnişe güç getiremediğinden, evlerde, özellikle yatak odalarında kadınların özel eşyalarına, kıyafetlerine yönelik saldırılar gerçekleştirdi. Kadınların fotoğraflarının bazı evlerde banyoya bırakarak gözdağı verdiler. Kadınlara ait eşyaları evin her köşesine dağıtılarak hanede yaşayanların onurları kırılmak istendi. İşgal boyunca PÖH ve JÖH adlı saray devletinin kolluk kuvvetlerinin mahallelerde zırhlı araçlardan kadın bedenine dönük hakaret, taciz ve tecavüz anonsları yapmışlardır. Kadın bedenine yönelik tüm saldırılara kadınlar ‘erkek egemen zihniyet zulme soyunduysa, kadınlar direnişe soyundu’ şairiyla direnişlerine devam etme kararı aldılar.
Ablukalara karşı direnen bir toplumun kollektif haklarının işgal edilmesi: Nato’nun 2. büyük askeri güce sahip Türkiye bir devlete karşı savaş ilan edildiğinde kullanılan kara ve hava kuvvetlerine ait tank, top ve ağır silahlar, halka ve yaşam alanlarına karşı kullanılıyor. Sarayın kolluk kuvvetleri (asker, polis) kimlik kartı kullanmadan maskeli ve silahlı paramiliter güçler olarak halka saldırıyor. Keskin nişancılar insanları evlerde ve sokakta hareket eden tüm canlıları ayrım gözetmeksizin infaz etme girişimleri hep deniyorlar. Özelde yaralılar ve cenazeler olmak üzere tüm halk işkence, insanlık dışı ve onur kırıcı muameleye tabi tutuluyor. Yerleşim alanlarına giriş çıkışlarda arama adı altındaki aşağılayıcı ve onur kırıcı uygulamalar devam ediyor. Gözaltı ve tutuklamalar devam ediyor. Ayrıca cezaevlerinde çıplak keyfi aramalar düzenli bir işkence biçimi olarak uygulanıyor. Tüm demokratik kurumlara el koyduğunu ilan eden devletin vali, kaymakam, polis, asker tüm kurumlarını kendileri bile içinde kıpırdayamayacak durumdalar.
Barınma alanlarını işgal ve zorunlu göç: Kimyasal silah kullanılacağına dair haberler ve anonslar yaygınlaştırılarak halkı göçe zorlamak için kullandı. Abluka altına alınan evler tamamen yıkılıyor, kentin işgal edilen diğer bölümlerinde ise evlerin kapı ve pencereleri dahil tüm beyaz eşyaları talan edilerek evler kullanılmaz hale getiriliyor. Evlerin içine cinsiyetçi, aşağılayıcı, onur kırıcı yazılar yazılıyor, giyeceklerin üzerine dışkı yapılarak haneye tecavüz ediliyor ve evine dönenlere her an tahakküm ve işgali hatırlatacak görüntü ve işaretler bırakılıyor. Devlet karakollarında uyguladığı işkenceyi son çırpınış olarak evlerin içine taşımayı deniyor.
Toplum sağlığını işgal: Hastanelerin üst katları kolluk kuvvetleri tarafından askeri faaliyetleri sürdürdükleri alanlara çevriliyor. Sivil sağlık kuruluşları ‘terörist’ ilan edilerek gönüllü sağlık çalışanları kentlere alınmıyor. İnsanlar yaralıları hastanelere ulaştırmaya çabalarken yaralılarla birlikte infaz ediliyor ve cenazeler günlerce sokaklarda bekletiliyor. Yaralıların öldürülme ya da gözaltına alınması kaygısı nedeniyle olanaksızlıklar içinde tedavi edilmeye çalışılmaları ise yitirilen her yaralıyı kendi başarısızlığı gibi görme duygusu yaşatıyor. Kolluk kuvvetleri kronik hastaların tedavilerini sürdürmelerine izin vermiyor. Kadınlarda özellikle kendi duygularını bastırarak çocukların kaygılanmasını önleme çabası ağır basıyor, devlet de çocukların hastalık evrelerinde kadının bu çabasını çaresizlik duygusuna dönüştürerek iradesini kırmayı hedefliyor. Hamile kadınlar doğumlarını sağlıksız ortamlarda yapmak zorunda bırakıldıklarından, birbirlerine yardım etmeleri engellendiğinden birçok kadın düşük yapıyor, ya da bebekler ölü doğuyor. Kadınlar sütten kesiliyor. Çocuklara aşı yaptırılmıyor. Yiyecek, su ve ısınma ambargosundan kaynaklı hastalıklar ortaya çıkıyor. Başta çocuk ve yaşlılar olmak üzere tüm toplum, ağır silahların sesinden, cenazelerin sokaklarda bekletilmesinden, yaralı ve cenazelerin uzun süre boyunca müdahalesiz bekletilmesinden, bodrumlarda yaşanan toplu katliamlara tanıklıktan ve genel olarak yaşam alanlarının tahrip edilmesinden dolayı oluşturulmak istenen çaresizlik duygusundan, ciddi travmalar neden olmayı sistem hedeflemektedir.
Üretim alanlarını işgal ve ambargolar: Halka ait olan su, toprak, üretim ve enerji işgal ediliyor. Gıda ve suya erişim engelleniyor. Halkın birbiriyle yiyecek paylaşımı ve yardım dağıtılması illegalleştiriliyor, ‘terörist faaliyet’ olarak görülüp, infaz etme yasal bir hak gibi kullanılıyor. Kuyu sularına zehir atıldığı haberleri yayılarak halk korkutulmaya ve göç ettirilmeye çalışılıyor.
Eğitim alanlarını işgal: Milli Eğitim Bakanı abluka altına aldığı kentlerde öğretmenlere ‘hizmet içi eğitime alındınız’ mesajı göndererek eğitimi durdurdu, eğitimcileri itibarsızlaştırmayı hedefledi. Yerel yönetimlere ait kreş ve eğitim kurumlarını kapatıp, tüm okulları polis ve asker karargâhına dönüştürdü. Sınıflardaki tahtalara “Eğitim sırası bizde” gibi tehditkâr, provokatif ve cinsiyetçi yazılar yazarak, asimilasyonun yanı sıra okulları sorgu alanına dönüştüren bir algı yaratılması hedefleniyor. Halkın bir araya gelerek verdiği dayanışma illegalleştirildi.
Yerel yönetim alanlarının işgali: Kürdistan’daki tüm yerel meclis alanlarını illegalleştirerek kapattı. Amed’de bir günde 16 mahalle meclisinin faaliyet alanlarını kapattı. Sadece bir yılda 22 bin kadının başvurduğu kadın dayanışma merkezlerini, sivil kadın derneklerini, içinde kadın geçen her oluşumu illegal ilan etti ve kapattı. Abluka alanlarında yerel yönetimlerin yüzlerce mahallelerdeki halk evlerini ve sosyal alanlarını yıktı.
Birey ve kolektif özgürlük ve güvenlik hakkı ile ifade özgürlüğü ve örgütlenme alanlarının işgali: Her türlü özyönetim hakkına sahip çıkma girişimi gözaltı ve tutuklamalarla sonuç almak istedi. Haklarında fezleke hazırlanmış milletvekillerinin dokunulmazlıklarının bir defaya mahsus olmak üzere kaldırılmasına ilişkin anayasa değişikliği teklifi ise 20 Mayıs 2016 tarihinde TBMM tarafından kabul edilmiştir. Kürdistani kurumlara (KJA, DBP, il, ilçe örgütleri, kültür merkezleri, mahalle il ilçe meclisleri) yönelik yapılan baskınlarda, üye ve yöneticiler tutuklanmakta ve kurum arşivlerine el konmaktadır. Türkiye metropollerinden ve yurtdışından gelen aktivist, gazeteci ve parlamenterler gözaltına alınarak, ya da sınır dışı edilerek Kürdistan’a tecrit politikası uygulanmaktadır. Ancak kadınlar dünyanın her tarafından bu imha siyasetini tanımadıklarını uluslararası yaymayı sürdürmektedirler.
Adalete erişim ve eşitlik hakkının işgali: Türkiye, uluslararası sözleşmeler ve kişi hak ve özgürlüklerini tanımıyor, imzacısı olduğu Soykırımı Önleme Sözleşmesi, CEDAW, İnsan Hakları, Çocuk Hakları, Tecride Karşı Sözleşme, Ottowa, Kyoto, Kültürel ve Tarihi Yerleri Koruma Sözleşmesi, vb. sözleşmeleri kendi çıkardığı ‘İç Güvenlik ve Terörle Mücadele’ yasasına dayanarak ihlal ederken, dünya buna sessiz kalıyor. Cizre’de vahşet bodrumlarında yaşanan savaş suçu uygulamalarına yönelik uluslararası mahkemeler neredeyse her gün başvurularla bilgilendirilmelerine rağmen hiçbir önlem almamış ve AİHM tarafından alınan tedbir kararları da devlet tarafından uygulanmamıştır. AB Komisyonu 2015 Türkiye İlerleme Raporunun açıklanmasının Kasım seçimleri sonrasına ertelenmesi, Avrupa Birliği ile Türkiye’nin mültecileri iade konusunda anlaşması ve bunun üzerinden bir uzlaşmaya giderek AB’nin Kürdistan’da yaşananlara sessiz kalması, halkta AB’ye karşı ciddi bir güvensizlik oluşturmuştur.
Toplum iletişim alanlarının işgali: Türkiye’deki kitle iletişim araçlarının yüzde 90’ını ele geçirerek tehdit, zor ve baskıyla ele geçiremediği , geriye kalan yüzde 10’unu da devletin işlediği savaş suçlarının belgelenmemesi için, tutuklama, gözaltı ve baskın gibi her türlü saldırıyla engellemeye çalışıyor. Yerli ve yabancı gazeteciler daha önce görülmemiş hukuki engeller, tutuklamalar ve hatta yaşamlarına yönelik tehditlerle karşı karşıya kalıyor. AKP’li olmak da yetmiyor, Recep Tayıp yanlısı olmayan hakikati topluma ulaştıran gazeteciler, basın kuruluşu, tv, radyo, haber sitesi ve web sitesine ulaşım engellendi. En önemlisi kadın haber ajansı JİNHA ve gazetecilerine yönelik cinsiyetçi uygulamalar devam ediyor. Sosyal medya kullanıcılarına binlerce hakaret davası açıldı.
5.000 yıl önce kadın eksenli sömürüsüz komünal yaşamın ve dünya komünal deneyimlerinden de yararlanmış 40 yıllık kadın mücadele deneyimine sahip KJA, Kürdistan’da erkek egemen sisteme karşı özyönetim sistemini inşa etme çalışmalarıyla dünya kadın mücadelesine umut vermektedirler. KJA’nın bir kadın sistemi olan demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmanın özyönetim ve özsavunma inşasıyla, kadınları erkek egemen aile ve devlete kurban etmek isteyen AKP’nin oluşturmak istediği sisteme karşı aralıksız mücadele etmesi, bu sistemin Türkiye ve Kürdistan’da kadınları eve kapatma amacını derinden sarsmaktadır. AKP’nin kadın özgürlüğünü hedef alan zihniyeti son on yılda Medeni Kanun, Ceza Kanunu ve Şiddete Karşı Kanunun uygulanmasında utanç verici ciddi sıkıntılar yaşatmış, kürtajı yasaklayan, taciz ve tecavüzü meşru kılan yasalar geçirmeye çalışmış, kadının görünmeye başlayan emeğini tekrardan yerinin ev içi rolleri ile belirlenmesin açıklamalarıyla ve uygulamalarıyla teşvik etmiştir. Aynı politikanın devamı olarak kadına karşı suçlar cezaevlerinden çıkarılmıştır.
Kadınlar ve aile üzerinden toplumu kontrol altına almak isteyen AKP siyasal projesi, kadına karşı şiddeti teşvik eden toplumsal cinsiyet rollerini yaymaya çalışıyor. Artan bireysel erkek silahlanması, abluka alanlarında en vahşi örneklerini gördüğümüz kışkırtılmış militarist erkek dili, zorunlu göç, artan yoksulluk, kadının ücretsiz işçi olarak eve kapatılması, kadına koruma kararı almanın ve boşanmaların zorlaştırılması, vb. uygulamaların sonucu olarak, kadın cinayetleri AKP iktidarı süresince %1400 oranında artmıştır.
17 Mayıs 2016 tarihinde “Aile Kurumunun Güçlendirilmesi İçin Alınması Gereken Önlemlerin Belirlenmesi” oluşturulan Meclis Boşanma Komisyonunun kamuoyuna açıkladığı rapor: Türkiye kadın mücadelesi sayesinde yıllar içinde güçlükle kanuni güvence altına alınan kadın ve çocuk haklarını ortadan kaldırmayı önerme noktasına gelmiştir. Rapor, tecavüzcüsüyle evlendirme adı altına taciz ve tecavüzü meşrulaştırma, çocukların zorla evlendirilmesi, boşanmayı zorlaştırarak kadınların şiddet ortamında kalmaya zorlanması gibi politikaları onaylayıp tavsiye etmektedir. Kürt illerinde doğrudan askeri şiddet, tecavüz ve tacizle mahallerde kadınlara yönelen, Kürt kadın siyasetçi ve aktivistlerine tutuklamalar ve hakaretlerle saldıran AKP, bir medya şovuna dönüştürdüğü bu saldırılarla Kürdistan dışındaki kadınların da cesaretini kırabilmeyi planlamaktadır. Bu nedenle, özellikle kadın mücadelesini itibarsızlaştırmayı hedefleyen saldırılarını daha da arttırmaktadır. Yaşanan savaşla birlikte kadınlar gerek yaşadıkları yerlerde, gerekse de göçe zorlayarak, kadının örgütlü savunma mekanizmalarını kırmaya çalışan sistemi kırmışlardır.
KJA ile simgeleşen kadın kurtuluş çizgisi ise devlet güçlerinin vahşet ve yıkım yöntemiyle kadına özel bir savaş alanı olarak yaklaşmasını engellemektedir. Abluka alanlarında tecavüz kültürünün topluma karşı sistematik olarak yürütülmesine karşı, taciz ve tecavüzlerin önüne geçmek, buna karşı direnmek, kadına yönelik cinsiyetçi politikaları teşhir etmek ve kadının iradesini örgütleyerek kendi savunmasını yapmayı başarmak için mücadele vermeye devam etmektedir. Kurdistan da erkek egemen devletle kadın arasında ciddi bir güven sorunu yaşanmasından kaynaklı şiddete maruz kalan kadın devlet kurumlarını tercih etmediğinden devlet ŞÖNİM’lerle örgütlü kadın inisiyatiflerine müdahale etmek istedi ancak başaramadı. KJA, erkek egemen sisteme ait inkâr ve imha politikalarının bir halkı yerleşim alanlarıyla birlikte topyekun yok etme girişimini asla kabul etmeyecektir. KJA olarak bu katliamlara karşı mücadelemize yükselterek devam edeceğiz.
KJA dünyanın ilk deneyimlerini toplumsallaştırma mücadelesi veren bir kadın mücadele çizgisi olarak yoluna devam edecektir:
-Bugüne kadar dünya kadın deneyimleri kentlerde başlamış ancak kürt kadını ataerkil aile, toplum ve devlet sistemine karşı mücadele eden direnişçi kadınların mücadeleye köylerden başlatması ve yakılan binlerce köyden gelen kentlerdeki kadınlara öncülük eden bir ilk deneyime sahiptir.
-Savaş süresince göz altılarda uygulanan cinsel işkenceyi bin bir tehdit ve öldürülmeyi göze alarak uluslar arası mahkemelere taşımış ve belgelemiş bir deneyime sahiptir.
-Erkek egemen zihniyetin aile içinde ve toplumdaki her türlü şiddeti (cinsel, fiziki, pisikolojik, ekonomik) cinsiyetçi erkekle ortaklaşan erkek polis, adliye, mahkeme ve devletin hasır altı ettiği şiddeti kja, kadının beyanını esas alarak, bağımsız örgütlenerek teşir etmeyi bir öz savunma olarak ele almış erkek egemen zihniyeti kırmaya başlamış bir deneyime sahiptir. Artık utanması gerekenin yerine utanmamayı korkması gerekenin yerine korkmamayı bir yaşam tarzı haline getirmiş bir kadın mücadelesidir.
-KJA devletin kendisini üzerinde inşa ettiği iktidarcı, militarist, ırkçı, dinci, rantçı, cinsiyetçi ulus devlete alternatif tüm kadınların halkların ve inançların kedisini inşa edeceği demokratik konfederal sistem içinde demokratik, ekolojik, kadın özgürlükçü paradigmadır.
-Yine iktidarın bir basamağı olan ırkçılığa alternatif, demokratik ulusu, bir diğer basamağı, ulus devletin minyatürü olan aileye alternatif özgür eş yaşamı örmedir. Tek bir kadın örgütsüz kalmayıncaya kadar mücadele kararlığındadır.
-Ataerkil parçalanmış, pozitivist bileme alternatif Jineolojiyi,
-Kadın, çözüm müzakere masasında olmazsa barış kalıcılaşamaz çünkü ‘her özgürlük mücadelesi kendi çözümünü inşa eder’ bir dünya deneyimi olarak ele almış ve Türkiyeli kadınlarla hakikatleri ortaya çıkarma mücadelesi vermektedir.
-KJA siyasal, sosyal, kültürel, sendika, yerel yönetim kısacası yaşamın her alanında eşbaşkanlık sistemiyle ‘söz ve karar mekanizmasında kadın olmazsa olmaz’ ilkesi için mücadelesine devam etmektedir. ‘eş ve an’ kadın özgürlük mücadelesinin temelidir.
-Yerel yönetimlerde belediye eş başkanlığı dünya kadın mücadelesinin ilk deneyimlerindendir. Devletin toplumu cahil bilinçsiz ilan eden anlayışını teşhir etmiştir. Toplum belediye eş başkanlığını benimsemiş ancak tamamen yasal olan belediye meclislerinin onayladığı belediye eş başkanlığına devlet dava açmış, tutuklamış, görevden almıştır. Halk devletten daha demokrat ve eşitlikçi olduğunu kadınlar ortaya çıkarmıştır.
-Savaşın ortasın kadının toplumsal sözleşmesini tüm demokrat aydın siyasi parti ve örgütlerin tüzük ve programlarına yerleştirerek belediye emekçi ve memurların sendika sözleşmelerine yerleştirerek devletsiz şiddetle mücadeleyi başarmış bir deneyimdir.
Bunları sadece teoride değil pratiğe geçirmiş olması da devletin saldırısına maruz kalmaktadır. Erkek egemen devletten kaynaklı sorunları devletsiz öz gücüne ve öz yeterliliğine dayanarak çözen KJA, bir çok alanda dünya kadınlarına da model olacak pratiklere sahiptir.
Sonuç olarak KJA 21.yy da özgürlük mücadelesi verirken sayısızca bedeller ödeyen Kurdistani halkların, inançların, toplumun yarısı kadınların çatısıdır. 40 yıla yaklaşan Sakine Cansız’ın 12 eylül faşist askeri darbesine karşı direnmiş bir mücadele kültüründen geliyor ve Zeynep, Beritan, Berivan, Arîn, Viyan kadınların takipçisidir. Sêvê, Fatma, Pakize’yi, Sakine, Fidan ve Leyla’yı üç yıl arayla eş zamanlı yitirmiş, bir tarih olan ilçe meclisi eşbaşkanlık mücadelesinde Cizre’de Asiye Yükseli vahşet bodrumlarında diz çökmediği için bedel ödemiş bir kadın mücadele tarihidir. Saray sisteminin kadına yönelik başlattığı erkek egemen zihniyetin savaşı üçüncü dünya savaşıdır. Bugüne kadar hiçbir yerel, bölgesel ve dünya savaşı adı konarak bu kadar açık kadına yönelik başlatılmamıştı. 3. Dünya savaşı Kürdistan ve Ortadoğu’da DAİŞ ve AKP ile birlikte kadına karşı üçüncü bir dünya savaşıdır. Bu savaş kadın özgürlük mücadelesiyle kırılmaya başlayan erkek egemen zihniyetin başlattığı bir savaştır. Bu savaş da bilge anamız Taybet anayı, Ekin Wan’ı, hamile Selamet Yeşilmen’i, daha gençliğe adım atmamış Cemile’yi, daha çocuk bile olamamış Miray bebeği katlederek bize vermek istediği mesaj kundaktaki bebekten en yaşlınızadır. Ama bilinmelidir ki bugün biz dünden daha öfkeli, dünden daha örgütlü, dünden daha dirençliyiz. KJA kapatılarak mücadelesi durdurulmaz. Tarih de tanıktır ki bedel ile kazanılan asla yitirilmemiştir.
KJA artık utanması gerekenin yerine utanmamayı, korkması gerekenin yerine korkmamayı mücadeleyle deneyimlemiş bir kadın yaşam tarzıdır. Eve geri dönmeyeceğiz, zülmün üstüne üstüne yürüyeceğiz. Kimse bizi eve kapatamaz. Kadın özgür olamadan toplum özgür olmaz diyen ‘jin li rêber, ax û azadiya xwe xwedî derdikevin’ şiarıyla yoluna devam edecektir.
AYŞE GÖKKAN