Evet, toplum kendi içinde yüzlerce, binlerce yıl geliştirdiği ahlaki ve politik kurallara göre kendisini sürdürme kaygısını güder. Buna ahlaki ve politik toplum doğası deriz. Ancak bu doğa adaletlidir, vicdanlıdır. Bu doğa kadın erkek, fakir zengin herkese kendi özgünlüğü içinde eşit yaklaşır. Bir cinsi diğer cinsin üstünü kılmaz. Toplumu sınıflara bölüp bir sınıfı diğer sınıfın üstü kılmaz. Ödüllendirmede de cezalandırmada da adaletli davranır.
Günümüz dünyasının devletçi iktidar sisteminde ise durum bunun tam tersidir. Bir kere toplumsal ahlak devre dışıdır. Devletlerin hukuk ve yargı yasaları geçerlidir. Devlet iktidarının acımasız, vicdansız, toplum dışı soğuk mahkeme heyetleri devrededir. Hukuk, ahlak karşısında oldukça pozitivisttir. Yaşamsal değildir, matematikseldir. Yaşamın akışkanlığı yoktur, mekaniğin donukluğu vardır. Akılcıdır ancak ruhsuz ve vicdansızdır. İçinde toplumun ne ruhu ne vicdanı ne de maneviyatı yoktur. Toplumun içinden değil, toplumun dışından ve toplumun üstündendir. Devletlerin, resmi rejimlerin yasalarını uygulamaya mahkum bırakılmıştır. Dolayısıyla devletçi hukuk sistemlerinde kişi hakları da, toplumsal haklar da asla devlet ve rejim yasalarını aşamazlar.
Egemen hukuk anlayışının yanında tabii öldüren ve öldürten ahlak anlayışını da belirtmek gerekir. Çünkü devletli iktidar süreçlerinin toplumlarında ahlak adı altında geçerli kılınan yasalar da, resmi rejim yasalarının veya hukukunun çok dışında gelişmiyor. Böyle bir toplum içerisinde ahlak adına geçerli kılınan kanunlar, devletlerin bu hukuk ve yargı yasalarını güçlendiren ve toplumsal damarlardan adeta akıtan bir uygulamadır. Devlet ve iktidarı toplumsallaştıran, toplumun kılcal damarlarında meşrulaştıran, yaşamsallaşmasını sağlayan, devlet mahkemelerinin yapamadıklarını yaptırandır, böyle bir toplumun ahlaki yapısı. Dolayısıyla gericileşmiş, oldukça devletçi ve iktidarcılaşmış bir ahlak yapısı da mümkündür devletli toplumda.
Demek ki ahlak deyince de mevcut verili, devlet ve iktidar ideolojilerinin etkinliğinde şekillenmiş ve onların topluma sızmış halleri olarak biçimlenmiş olan ahlakı ile toplumsal özün kendisinde potansiyel olarak bulunan özgürlükçü ahlakı karıştırmamak gerekmektedir. Bu yüzden de günümüz devletli toplumunun; kendi öz doğasından gelen her türlü canlı doğasına duyarlı, demokratik ve kadın özgürlükçü bir ahlaki yapıyı koruduğundan fazla bahsedilemez. Bu bakımdan günümüzde gerek hukuk adına gerekse verili ahlak adına geçerli kılınan tüm yasalardan şüphe duymak ve yeniden düzenlemek gerekmektedir. En azından yenilenmeye karar vermiş toplumlar bunu yapmalıdır. Çünkü hemen hemen dünyanın büyük bir bölümüne hakim olan ulus devletçi sistemin yasal anayasal hukuk yapısı ve toplumsal ahlaka sinmiş hali oldukça milliyetçi, cinsiyetçi, dinci ve bilimcidir. Yani oldukça ideolojiktir aslında. Bilimle geçinen liberal devlet rejimlerinde bilim ideolojileştirilmiş, dinle geçinen rejimlerde ise inanç ideolojileştirilmiştir ve bunların yasaları toplum yaşamına ve düzenine hakim kılınmış adeta zihnen kodlanmıştır.
Kadına yaklaşımında yasaları en katı olan devlet rejimi, şu anda İran rejimidir. Aslında diğer ulus devletlerin kadın yaklaşımı da cinsiyetçilik bakımından pek farklı değildir. Çünkü mesele kadın cinsi olunca adeta dünya çapında bir erkek uzlaşması vardır. Ancak çok güncel olması bakımından İran rejiminin uyguladığı kadın idamları kabul edilmezdir. DAİŞ’in kadınları kaçırıp köle pazarlarında satışa çıkarması ile seks işçiliği adı altında teorize edilip meşruluk kazandırılmaya çalışılan fuhuş sektörü ile İran rejiminin gerçekleştirdiği kadın idamları birbirinin izdüşümüdür.
Tüm bunları dikkate alarak, din, dil, ırk, sınıf farkı gözetmeksizin tüm kadınların bu acımasız devlet zihniyeti, erkek aklı, somut yasaları ve güncel uygulamaları karşısında daha örgütlü bir mücadeleyi yükseltmelerine ihtiyaç vardır. İran’daki son kadın idamları bu temelde kadın özgürlük mücadelesini radikalleştirmenin gerekçelerini daha da güçlendirmiştir. Bunu başarmanın yolu ise örgütlülük düzeyini daha da büyütmekten ve derinleştirmekten geçmektedir. Tüm kadınlar, yükselen bu mücadeleye bir biçimde omuz vermeye cesaret etmelidir.