Savaşta ısrar çürütür,
savaşta ısrar bitirir, insani değerleri ayaklar altına alır da insanı
kendi yüzüne dahi bakmaktan utanır hale getirir. Dünyanın bütün
savaşlarında kaç bin kez bu durumu özetleyen durumlar yaşanmıştır ve de
fotoğraflara konu da olmuştur. Son otuz yılda muhalif basının
manşetlerinden sadece birkaçını hatırlamak dahi buradaki durumu
özetlemeye yetmekte:
Yer: Cizre, 1992: Öldürülen zeka engelli gencin cesedinin panzer arkasında sürüklenmesiyle ilgili: İnsanlık sürükleniyor!
Yer:
Lice. 1993: Çatışmada yaşamını yitiren kadın gerillalar, geride
kalanlar “hadlerini bilsinler” diye köy meydanlarında panzerlerle,
tarktör römorklarının üzerinde çırılçıplak vaziyette teşhir ediliyorlar.
İnsanlığın bittiği nokta!
(Bu arada, bugünün, bu manşetleri
atabilmenin ve halka doğru haber sunma hakkını sağlamanın bedellerinden
birini ödediğimiz bir gün olduğunu da unutmayalım: Sevgili Apê Musa’nın
katledilişinin 20. yıldönümü bugün. O ve O’nlar, gerçekler karanlıkta
kalmasın diye yaşamlarını ödediler; bugünkiler de zındandalar. Aradan 20
yıl da geçse değişen bir şey yok demek ki!)
…Savaşın çürüttüğünü
gösteren başka binlerce örnek vermek mümkün. Uzuvlarından koleksiyon
yapılan, başları gövdelerinden ayrılan gerillalarının parçalanmış
naaşları önünde “poz” veren askerler! Hemen burada, Avrupa İnsan
Hakları Mahkemesi’nin, Sivas kırsalında çatışmada öldürülen PKK
gerillası Ali Ekber Kanlıbaş’ın cenazesine işkence yapılmasından dolayı
2002 yılında Türkiye’yi mahkum ettiğini de hatırlatalım.
Peki bugün,
Hükümet sözcüsü Bülent Arınç’ın, “biz karşı tarafın ölü sayısına
bakarak övünecek değiliz” demesiyle aynı saatlerde aynı kabinenin başı
ve Başbakanın “80 şehidimize karşı 500 terörist öldürdük” açıklamasına
ne demeli?
Ölülerin çetelelerini tutarak hangi barış sağlanır?
Dahası
naaşların önünde hatıra fotoğrafı çektirerek? Yerde yatan parçalanmış 8
cenaze ve de arkalarında hatıra fotoğrafı çektiren 40 Türk askeri.
Yazık, hem de çok yazık…bu fotoğraf, tükenişin, çürümenin, bitişin,
insani değerlerin ayaklar altına alınışının resmidir. Bu pozu verenler,
sevginin, vicdanın, insani değerlerin bittiği bir kalple nasıl yaşar?
Onların bedenlerinde taşıdıkları artık bir “yürek” değildir; sadece
fiziken yaşatan bir kalptir. Yüreği bitmiş biri de hayatının geri
kalanını büyük ve derin bir mutsuzluk içinde yaşamaya mahkum olur.
Gerillarla
karşılaştığı yerde selamlaşan kadın milletvekilleri için, egemen erkek
zihniyetiyle iğrenç bir tanımlama getiren “sözde” profesör Toktamış Ateş
de tıpkı o askerler gibi acınacak halde. Üniversitesini, ailesini,
gençliğini, herşeyini bırakıp yönünü dağa çeviren gençleri anlaması
zaten kapasite itibariyle mümkün değil ancak; geleneksel erkek dilini bu
kadar ucuzca kolaylaması da son derece iğrenç. Binlerce kez söylendi:
bu gençler uzaydan gelmedi; bu toprakların çocukları diye. Dolayısıyla
böylesi bir selamlaşmayı, kucaklaşmayı militer erkek diliyle tanımlamak
tam da T. Ateş gibilerin yapacakları bir şey olurdu; nitekim öyle de
oldu. Yazık, çok yazık!
Yine 30 yıllık savaşın 29 yılında
Parlamentoda olan ve bugün de aynı Parlamentonun başkanlığını yapan
birinin, ölümü engellenemeyen her bir genç için halka hesap vermesi
gerekirken çıkıp da, toplumsal cinsiyet bakış açısını özetlercesine
“örgütün 1/3’i kadın. Dolayısıyla bunları eyleme göndermezlerse
kadın-erkek ilişkileri bakımından önünü alamazlar; örgüt de çöker”
demesini neyle açıklamalı? C. Çiçek, üstelik de bunu, artan eylemlerin
nedenleri arasında sıralıyor ki akıllara ziyan!
Acizliğin ifadesi olan bu açıklamalar yerine, oturup birkaç dakika düşünsenize savaş ne kadar çürütür diye…
Kadına, Kürt’e, insanlığa düşman...