Şimdi de Türk medyasından, bayram gibi özel zamanlar sonrası, kadına uygulanan şiddet raporlarının sunulmasına tanık oluyoruz. "Bayramda, Ramazan’da şu kadar kadın öldürüldü, bu kadarı fiziksel şiddete maruz kaldı veya tecavüze uğradı" tarzındaki istatistiki verilerin sunumundaki özensizlik, "kadına şiddetin" bir anlamda kanıksandığının ifadesi olarak da yorumlanabilir.
Veriliş tarzından, zaten olması beklenen ve artık kimsenin şaşırmadığı bir olayın, sadece sonuçlarına vurgu yapmak için haber yapıldığı anlaşılıyor. Kadına şiddet haberleri, bu tür vakaları caydırıcı kılıp, failler açısından öğretici olmaktan çok, özendirici bir üslupla sunuluyor neredeyse.
Kadın cinayetleri haberlerini izleyen ortalama bilinçte bir erkek vatandaşın, kıssadan çıkartacağı en iyimser hisse; "kadına şiddetin artık gündelik ve normal olduğu" şeklinde olabilir ancak.
Medyadan sunulanı yakından takip edip, moda olanı uygulama hevesindeki insanımızın, yaygınlık kazanan "kadına şiddet" olaylarını da bir "trend" olarak algılayabileceği düşüncesi, pek ihtimal dışı gözükmüyor. Bunun için; basının bu haberleri hazırlarken üstlendiği sorumluluk ciddi bir öneme sahiptir.
Burada medyaya düşen en büyük görev; şiddet haberlerine ayrılan zaman kadar, "kadına şiddetin" önlenmesine hizmet edecek, eğitici programların hazırlanmasına da zaman ayırmasıdır. Milyonlar tarafından izlenen filmlerde, dizilerde şiddet konusu bilinçlice ele alınmalı, reyting kaygısı yerine, verilen mesajların isabetli olması kaygısı güdülmelidir. Şiddete uğrayan kadının, zayıf, çaresiz, aciz görüntüsünün ön plana çıkartılıp, aşağılanmasından vazgeçilmesi, basın ahlakı ve sorumlu gazeteciliğin bir gereği olduğu bilinmelidir.
En ürkütücü olansa; eş, yoldaş, kardeş veya arkadaş olarak, hayatın paylaşıldığı kadınlara zulmü reva gören hatta kadının yaşamına son verme hakkını kendinde görebilen bir "erkek toplumu" haline geldiğimiz gerçeğidir.
Bu şiddet tablosunun korkutucu boyutlara varmasındaki en büyük pay, kuşkusuz bugünkü iktidar zihniyetine aittir. İktidar sahibi zihniyetlerin söylem ve eylemleriyle, itaat etmeyen kadının "hizaya çekilmesinde" erkeği cesaretlerinden bir tutum sergilediği biliniyor.
Erkek egemen devlet yapılanması ve bu yapılanmanın kadın sorununa temel oluşturduğu realitesini bir defalığına kenarda bırakarak, bütün erkeklere bir çağrı yapmak durumundayız.
Öyle bir noktadayız ki artık, akıl ve izan sahibi her erkeğin, hiçbir klişenin arkasına sığınmadan, kendisini samimi bir insani muhasebeden geçirmesi şarttır. Ümidi 'toplumsal kurtuluşa’ bağlayıp, kadına şiddet sorununu da nihai kurtuluşa ertelemeden önce her erkeğin, "kadına bakışını" samimi bir şekilde, bir kez daha gözden geçirmesi zorunlu hale gelmiştir.
Şiddeti uygulayan cins olarak erkeğin, yaptığının insanlık dışılığını görmemesi ve işlediği insanlık suçunu bilince çıkarmaması durumunda, alınacak önlemler de kalıcı olamayacaktır. Bir değil, beş, on tane elektronik kelepçe de takılsa, sorunun özünü kavramayan bir erkek, kendisine uymayan her durumda ve ilk fırsatta kadına karşı yine şiddete başvuracak; sopaya, silaha, bıçağa sarılacaktır.
Çünkü; fiziksel gücünü erkekliğinin göstergesi sayan primitif bir beyin, onlarca kez bıçağı sapladığı insanın insanlığını da düşünmez, kendisinin içine düştüğü vahşet durumunu da...
Sizce, o bedenlere saplanan bıçak dahi düşünebilse, bunca vahşete sessiz kalır mıydı? Sahi, o bıçak dile gelse, katile ne derdi acaba? O bıçakların da cinsiyeti var mıdır?