25 Kasım günü, Birleşimiş Milletler (BM) tarafından “Uluslararası Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Günü” olarak kabul edilmiştir. Bu kapsamda her yıl 25 Kasım’ı içine alan hafta boyunca tüm ülkelerde bir dizi etkin ve eylem düzenleniyor. Türkiye’de ve Kürdistan’da da güçlü bir katılımla düzenlenen etkinliklerde, hem erkek şiddeti hem de devlet şiddeti protesto ediliyor, farkındalık çalışmaları yürütülüyor. Bu protesto ve çalışmalarda doğal olarak çoğunlukla kadınlara yönelik öldürme, dövme, taciz, tecavüz gibi fiziksel erkek şiddeti hedef alınıyor, devletin hem bu erkek şiddetini aklaması hem de devlet eliyle sürdürülen savaş lanetleniyor. 

Yaşam hakkını ortadan kaldıran fiziksel şiddet o kadar çok ki, kadınlara yönelik başka şiddet türlerine sıra gelmiyor. Örneğin rakamlara göre sadece Eylül-Ekim ayı boyunca 45 kadın katledildi. 2015’in ilk 10 ayında erkekler 236 kadın öldürdü, 112 kadına tecavüz etti, 157 kadını fuhuşa zorladı, 319 kadını yaraladı, 179 kadını taciz etti. Buna ilaveten, yeniden başlayan ve yaklaşık 5 aydır devam eden savaş ile birlikte devlet eliyle kadın katliamı da önemli ölçüde arttı. Bir süredir devletin ağır ablukası altında olan Nusaybin’de daha bir hafta önce devlet, hamile olan Selamet Yeşilmen’i kapısının önünde katletti, 2 çocuğunu ise ağır yaraladı. Yine birkaç gün önce Silopi’de bir başka Kürt kadını, Fatma Yiğit karnında bebeği ile devlet eliyle katledildi. Özgür Kürt kadının sembollerinden olan Sakine Cansız ve yoldaşlarının katledilmesi de devletin Kürt kadınlarına yönelik ağır saldırılarından birisi olarak duruyor.

Durum böyleyken, haliyle kadınlara yönelik diğer şiddet türlerini konuşmaya fırsat bile olmuyor. Oysa BM’nin Kadına Yönelik Şiddetle Mücadele Bildirgesi’nin 1. maddesi şöyle der: “kadına yönelik şiddet” terimi, ister kamusal alanda olsun ister özel alanda, baskı ve özgürlüğün keyfi kısıtlaması eylemleri de dahil her türlü fiziksel, cinsel veya psikolojik zarar veya eziyetle sonuçlanan, ya bu bu ihtimali taşıyan, cinsiyete dayalı şiddet eylemi anlamına gelir.”

Anadili yasakları ve asimilasyon politikalarının kadınlar ve erkekler, kız ve oğlan çocukları üzerindeki etkilere baktığımızda, bu politikaların da aynı zamanda “kadına yönelik şiddet” çerçevesinde değerlendirilebileceğini söyleyebiliriz. 

Kamusal alanın egemen dil veya dillerini konuşabilmek, kullanabilmek aynı zamanda bu alanda belli bir iktidar da doğurmaktadır. Bilindiği üzere Türkiye’de kamusal alan Türkçe dilinin egemenliği altındadır. Yasaklanan, görmezden gelinen ve aşağılanan tüm diller gibi Kürtçe de bu alanın dışında tutulmuştur. Dolayısıyla Türkçe bilmeyen, hayatını kendi anadili ile sürdüren insanlar bu alandan tamamen veya kısmen mahrum bırakılmaktadır. Esas olarak devlet politikaları yüzünden ve daha az da olsa ataerkil toplumsal yapıdan kaynaklı olarak, Kürdistan’da erkeklerin neredeyse tamamı Türkçe konuşabilmekte ve bir dolu ayrımcılık ve eşitsizlikle olsa bile kamusal alanda var olabilmektedir. Oysa aynı durum kadınlar için geçerli değildir. Sadece kendi anadilini konuşabilen Kürt kadınları, başta ulaşım, sağlık, eğitim, hukuk, ifade özgürlüğü, çalışma, seçilme ve kamu kurum ve kuruluşlarından eşit bir şekilde yararlanma haklarından mahrum bırakılmaktadır.

Bu durumda olan Kürt kadınları, rahat bir şekilde tek başına seyahat edemiyor, toplu taşıma araçlarını rahat ve güvenli bir şekilde kullanamıyor, ancak başkalarının yardımıyla ulaşımdan yararlanabiliyor. Hastaneye tek başına gidemiyor, rahatsızlığını ve şikayetlerini bizzat kendisi doktorlara ve diğer sağlık görevlilerine aktaramıyor, ilaçlarını kendi başına alamıyor. Eğitimin cinsiyetçi yapısı ve ailedeki cinsiyetçi işbölümünden dolayı kız çocukları okula ya hiç gidemiyor ya da gittiğinde oğlan çocukları kadar ileri düzeylere kadar eğitime devam edemiyor. Devam edebilen kız çocukları birçok nedenden dolayı daha hızlı asimile olabiliyor, kendi anadilini unutabiliyor ve bundan dolayı sanki asimilasyonun sebebi kendileriymiş gibi suçlanabiliyor. Mahkeme ve yargılama dili de sadece Türkçe olduğu için, birçok Kürt kadını, uğradığı haksızlıklara karşı istese de serbestçe mahkeme yoluna gidemiyor. 

Yine dilden kaynaklı ayrımcılıktan dolayı, özellikle Kürdistan dışında yaşayan birçok kadın ya çalışamıyor ya da ancak çok düşük ücretli işlerde istihdam ediliyor, serbestçe ve liyakata göre iş dünyasında yer bulamıyor. Seçilme ve siyasi propaganda yürütme imkanı sadece Türkçe yapılabildiği için sadece Kürtçe konuşabilen kadınların seçilme hakkı da engellenmiş oluyor. Kamu kurum ve kuruluşlarından eşit bir şekilde yararlanmak için de yine Türkçe gerekmekte, kendisini rahat bir şekilde Türkçe ifade edemeyen kadınlar, bu tür yardımları sunan kurumlara kendi başlarına başvuramıyor. 

Kadınların uğradığı şiddetin esas sebebi erkeklerin sahip olduğu güç ve imkanlara sahip olamamaları ve her alanda ikincil pozisyona sıkıştırılmaları ise, yukarıda saydığımız birçok neden bu pozisyonun yeniden üretildiği bir kısır döngünün sürdürülmesini sağlamaktadır. Dolayısıyla sadece kadın olmaktan kaynaklı maruz kalınan şiddete ilave olarak, Kürt kadınları devletin dil politikaları yüzünden de ayrımcılığa uğruyor ve şiddete maruz kalıyor. 

Özyönetim, özerklik gibi toplumların kendi kendilerini yönettiği ve kamusal alanda kendi dillerinin kullanılabildiği bir ortamda, kadınlar en azından dilden kaynaklı bir şiddete maruz kalmayacaktır ve diğer şiddet türlerinin azalması için de mevcut kısır döngü delinmiş olacaktır.