
Devlet, toplum, aile ve bireylerden kadına yönelen şiddet hız kesmeden sürüyor. Yapılan araştırmalar ortada. Tespit edilebildiği kadarı ile Türkiye’de her 3 kadından biri yaşamı boyunca ciddi şiddete uğruyor ve her gün 5 kadın öldürülüyor. Lafa gelince herkesin son bulsun istediği bu şiddet neden bitmiyor? Neden artarak devam ediyor? Şiddeti ortaya çıkaran nedenlerle, sürmesinin nedenlerinin aynı olması ne derece etkili bu kangren halde?
Bu kadar çabaya rağmen şiddetin anlamlı bir gerileme göstermemesi karşısında, sorular sormak, cevaplar aramak yeterince anlamlı gelmese de kimilerimize, sormak, tartışmak ve çözüm aramaktan vazgeçme lüksümüz yok. Çünkü ortada can alıcı, bu günü ile yarını ile toplumun tamamını ilgilendiren bir sorun var.
Şiddet ve ayrımcılık önlenmiyor mu, önlenemiyor mu?
Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle kimin bu işten çıkarı olduğuna bakmak gerekir. Ve denilebilir ki; her şeyden önce siyasi otoritenin toplumu kontrol etme yöntemlerinden biri olarak işlev gördüğü için, yine kapitalizmin ucuz hatta ücretsiz emek gücü olarak kadını kullanmasına olanak sağladığı için ve yine erkek egemen tüm yapıların ve hatta devletin sürekliliği için, kadına karşı şiddetle etkin mücadele yürütülmemektedir. Devlet bu şiddetin ve ayrımcılığın devamından yana olunca da erkek egemen iktidar, toplum ve aile yapısı daha da güçlenmekte, kadına şiddeti önlemeye yarar yasal düzenlemeler ve önlemler ötelenmekte, şiddeti ve ayrımcılığı reddeden zihniyet devrimi gerçekleşmediği gibi kadına yönelik şiddet değişik vesilelerle meşrulaştırılmaya çabalanmakta.
Devlet ve iktidar temsilcilerinin her 8 Mart’ta, her 25 Kasım’da dilleri ve gönülleri başka söylüyor. Nitekim, kadın sorunlarının Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’na bağlı olması, kadının aile olmadan devlet katında değer bulmaması, kadının eğitim, sağlık, çalışma olanaklarına ulaşımda, siyasi ve idari mekanizmalarda yer bulmasında dezavantajlı konumunun devam etmesi, kadına yönelik şiddetin önlenmemesi, yargıdaki yansımaları ve daha pek çok örnek bu gerçeğe işaret ediyor.
Şiddetin nedenleri ve mücadele hattı
Kadına yönelik şiddetin ve cinsiyet ayrımcılığının pek çok nedeni ve ortaya çıkan şiddetin de pek çok görünümü var.
Kadın; cinsel, sınıfsal nedenler kadar ait olduğu etnik kimlik ve inancı nedeniyle de şiddete uğramakta ve ortaya çıkan şiddet fiziksel, psikolojik, cinsel, ekonomik ve sosyal şiddet olarak adlandırılmakta.
Yine, toplumdan ve aileden kadına yönelen şiddette daha çok erkek egemen kültürün yönlendirmesi öne çıkmakla birlikte, devletten yönelen şiddette kadını, hem sınıfsal sömürünün bir parçası olarak hem de iktidar muhalifi ya da sistem karşıtlarının bir parçası olarak görüyoruz. Bu nedenle sindirmek, benliğini yok etmek ya da itirafa zorlamak için kadınlara yönelik devlet kaynaklı şiddet, taciz, tecavüz gibi yöntemler sıklıkla karşımıza çıkıyor…
Şiddet bu derece çeşitli olsa da, kaynağına eğildiğimizde erkek egemen kültür ve buna göre biçimlenen yapılar ile başta kapitalizm olmak üzere emek sömürüsüne dayalı sistem üst başlıklarını oluşturabiliriz. Dolayısıyla mücadelenin bu kaynaklara yönelmesi kadına şiddetin önlenmesi için şart.
BM 2013 yıl sonu verilerine göre dünya genelinde 33.3 milyon kişi savaş, işkence ve kötü muamele nedeniyle yerinden edilmiş durumda. Uluslararası Çalışma Örgütü (ILO) verilerine göre de 2013 yılı sonu itibari ile 231 milyon kişi kendi ülkesi dışında yaşıyor ve bu sayı hızla artıyor. Sadece Türkiye’de 2 milyonu Suriyeli olmak üzere yaklaşık 3 milyon yabancı yaşıyor. Ve göçmenlerin %70’i kadın.
Ve yine 2013 yıl sonu verilerine göre, Türkiye’de içeri ve dışarı en çok göç hareketinin olduğu il İstanbul, arkasından Ankara ve İzmir geliyor.
Yapılan araştırmalar ve gözlemler, göç ve göçmenlik söz konusu olunca kadına yönelik şiddetin daha vahim bir aşamaya vardığını göstermekte. Bunun nedenlerini anlayabilmek için göç ve etkilerine kısa bir bakış yararlı olur kanısındayım.
Göç, hem birey hem toplum yaşamını nesiller boyu etkileyecek izler bırakan bir olay. Göç olgusu bıraktığı etkiler açısından pek çok ortak noktalar içerse de göçün nedenleri ve oluşunun doğan sonuçlar üzerinde özel bir önemi olduğu da kuşkusuz. Ekonomik nedenli ya da temel ihtiyaçlara ulaşım gayesi ile gerçekleştirilen göç ile ataerkil aile ve toplum yapısının baskı ve şiddetinden kaçmaya çalışan kadınların göçü ve de devletlerin zulüm ve yok etme politikaları, savaş ve çatışmalar nedeniyle gerçekleştirilen göçün etkileri arasındaki farklar gibi. Bu farkları bu yazı kapsamında incelemeyecek olsak da önemini okuyucunun dikkatine sunmak isterim.
Türkiye’de göç hareketleri
Türkiye hem iç göç hem de dış göç açısından göçü hem alan hem veren bir ülke olarak büyük sorunların mekanı haline gelmiş durumda. Ve hali hazırda yaklaşık 3 milyon yabancıya ev sahipliği yapıyor.
Uzun bir yazının konusu olacağından buraya hakkıyla aktaramayacak olsam da şu kadarını söylemem şart. 1923 Lozan anlaşması, 1927 Şark Islahat Planı, 1934 İskan Kanunu, aralarda çıkarılan sürgün kanunları, 1950'de Avrupa'ya başlayan ekonomik göç, 1960 İskan Yasası değişikliği, 1980'li-1990'lı yıllarda yaşanan iç ve dış göç hareketleri , mübadeleler, sürgünler ve önemli sonuçları ile özel olarak incelenmeyi hak ediyor. Bunun da ötesinde T.C. göç ve etkilerini anlamak istiyorsak muhakkak göç hareketlerini ayrıntılı olarak incelemek durumundayız. Ancak o zaman göçün yarattığı sosyal ve kültürel uyumsuzlukları, ortaya çıkan toplumsal şiddeti, ayrımcılığı, yoksulluğu, psikolojik ve sosyal yıkımları, göçmen grupların toplum yönetimlerinde yer bulamamasının, yaşanan büyük asimilasyonun, unutulan dillerin, dinlerin, kadına karşı artan şiddet olaylarının ve benzeri pek çok sorunun nedenlerini anlayabiliriz çünkü. Devam edecek...
Gülseren YOLERİ