Konuşan kişi, Dilber. "Tencerenin Dibi" adlı, Gülazer Akın'ın yazdığı romanın kahramanı. Gözünü yitirdikten sonra toplumdaki konumu da değişen Dilber vefalı, azimli bir ana, mücadeleci bir kadın, kendisinden başka tutunacak dalı olmayan, yılmayan bir yaşam savaşçısı. "Hayatın önüne koyduğu barikatları hep tek başına aşan", pes etmeden çıkışını arayan ruhu, devrimcilerin mücadeleci ruhuna ne çok benziyor.
Dilber'in cesareti, sadakati ve arayışı saygıyla anılmaya değer. O asaletiyle yücelirken, karşısındaki erkek sefaletiyle cüceleşiyor. İnanna'nın çalınan yasalarından sonra kadının serüveni neyse, Dilber'in gözünü yitirdikten sonra yaşadıkları da ona benziyor. Egemen erkeğin koyduğu "evrensel yasa" en ücra köşelere kadar sızıyor. Kadını, sistemine sadece sömürmek için kabul eden bu yapılanma tüm kadınlara bir iyilik, bir kaçınılmaz kader olarak sunuluyor. Bu yasa sadece bir uzvunu yitiren kadını değil elbet, pençesine tüm kadınları alıyor; ama herhangi bir uzvunu yitirmiş olanları daha bir hoyratça sarmalıyor. Göz, bir kadının güzelliğidir. İradesi, benliği, kişisel özgürlüğüdür. Bir erkek için bu kadar anlam ifade etmeyebilir. ("Yamuk yumuk da olsa erkek erkekti işte." s. 104) Fakat bir gözünü yitiren kadın için yitirmenin anlamı boyutlanıyor. Zaten tüm alanlarına sızarak, kanser yayılımına dönüşüyor.
Gülazer Akın, karanlık hücresinden çıkıp hayatın karmaşasına dolarak capcanlı bir roman yazmış. Tenhalarda yitip giderken esas köklerimizi oluşturan, sesini duyuramayan sayısız kadının mikro tarihini, ara sokakların karanlıklarına projektör tutarak gösteriyor bize. Bazı küçük olaylar, kimi ayrıntılar öyle yoğun şeyler anlatıyor ki, durup durup anlamak, anlamlandırmak kalıyor okura. Hayatın kılcal damarlarını tıkatan kum tanelerini tek tek çıkarıp gözlerimizin önüne sererek, onları silinmez bir patika gibi örüyor belleğimize. "Tencerenin Dibi" tüm detaylarıyla tasvir edilmiş savaş sahnelerinin bıraktığı etki gibi. Erkek şiddeti, yaşamın her ayrıntısına öyle nüfuz etmiş ki, bunu ancak edebiyat görünür kılabilir. Sistemin erkeği, her yerde aynı erkek olarak çıkıyor karşımıza. Sayısız maskeyle gizlenmeye çalışsa da soğukluğu hemen hissediliyor. İnsanı çıldırtacak denli bir zulüm cenderesi. Kadının karşısında kimse ona bir şey demeden, şifrelenmiş gibi, kendiliğinden harekete geçip, durumdan vazife çıkararak oynuyor rolünü.
Diyalektiğin ters döndüğü zamanlar da oluyor bazen. Nihayetinde eril zihniyet bir zavallılıklar silsilesidir ve neyi nasıl yaptığını anlamlandıramıyor. Erkekte bu, devlet aklının mikro biçimi, mekanik işleyen haliyle alabildiğine güdüktür. Akıl, zeka denen muhteşem olgu işlemiyor- ve anlamıyor. Kadını sevmeyi anlamayı bırakalım, yaptıklarının ne tür bir sürüngenlik olduğunun dahi idrakında değil. İçgörüşü bu kadar kör. Üstelik gören gözleri de kör sanıyor. İnsan nasıl ki, yarattığı "soyut"lara kul oluyorsa, zihni algısı saptırılmış erkek de kölesinin kölesi oluyor. Hoyratça sömürdüğü kölesinin her şeyini gasp ediyor. Gücü yetmeyince de kümese dadanan tilkinin kibarlığını takınıp, sadaka isteyen bir dilenciyi oynamaktan çekinmiyor.
Fazlalıklarından arındırılmış, edebi tat veren bir konuşma diliyle yazılmış romanda Dilber'le bir yolculukta gibiyiz. O konuşuyor; bazen hüzünle, bazen inceden alay ederek, ağlayarak, cesaret ve samimiyetle, bazen filozofça tebessüm edip gururlanarak, en ağır bedeli öderken bile tatlı bir sitemle; ama çıkışını bulmuş bir rahatlıkla: "Bu kadar çektim ama mücadele ederek umutlarımı da gerçekleştirdim" der gibi. Bu biraz da Kürt özgürlük mücadelesinin özeti, hatta tüm kadın tarihinin dramatik bir alegorisi bence. Dilber konuşuyor. Gülazer anlatıyor. Çıkarsama olanağı zengin bir metin.
Dilber'in mücadele ettiği eril sistemin zihinsel inşasının bir ürünü olan Cemil ve ona benzeyen erkek tipi, kadına, bırakalım soluk aldırmayı, ona hayatın tüm gözeneklerini kapatmıştır. Bu sistemde kadının aldığı nefesin bile bir bedeli vardır. "Tencerenin Dibi", devletli toplumun zihinsel inşasını gerçekleştirerek topluma saldığı erkek tipine - kaçacağı yer bırakmadan - ısrarla tutulmuş bir ayna; nereye baksa çirkin suratını görmeye mecbur bir metin. Kutsalını pervasızca çiğneyen erdem sefili zavallı erkeğin görünür kılınmış hali; kadının yaşam mücadelesinden asalakça beslenen zorba erkeğin özeleştirisidir. Ve Dilber anlatırken, esasta kadın, "narkoz vermeden karaciğerini alıyor" erkeğin. Ve daha pek çok anlam. Yeter ki, zihnin esnek prizması işlesin. Kitabın öteki adı "Çöp Tenekesinin Dibi" neden olmasın! Çünkü Dilber'in mücadele ettiği erkek tipi olan Cemil ve etrafındakilerin çoğu - Ahmet amca hariç - vicdansız, zorba, gaspçı. Abartılı ama kof, cahil ama ukala, kendisini yüce gösteren ama esasta cüce... Ve lağım çukurundan sürünenlerin toplamının sentezi... Ve sefil, köle ruhlu asalaklar çetesi... Cemil'in Dilber'e çektirdiklerinin etik-felsefi anlamı, çöp tenekesinin dibini sıyırmakla eş anlamlı. Erkek, asaletten kopup zavallılaştı mı böyle dibe vuruyor. Ve her tekrarda bir kat daha iniyor. Yüzsüzleşiyor. Battıkça batıyor. Dip vurgunu yiyor. Çöküyor. Alçalıyor. Pes bu kadarına!
Dilber... Anamız, kardeşimiz, teyzemiz, ninemiz, komşumuz, yoldaşımız, herhangi bir kadın...
Onun serüveninden öğreneceğimiz biricik şey; bir kadın hatta bir erkek olarak, eril zihniyetin hakim olduğu bir sistemden - özgürlük için mücadele edenler de devletten - asla bir şey beklememeli.
Özgürlüğümüz ellerimizdedir!
MURAT TÜRK / Bolu Cezaevi'nde tutsak
Kadının asaleti