Kadınların barışa dair sesini duyurmak ve sözünü söylemek için kurulan "Barış için Kadın Girişimi", Türkiye ve Kürdistan’da 30 yılı aşkın süredir devam eden savaşın bitmesi için mücadele ediyor. Şimdiye kadar birçok eylem ve etkinlikle seslerini duyurmaya çalışan kadınlar, halen Hediye Aksoy’a Özgürlük Kampanyasını yürütüyorlar.
Bir yandan kadınların barış çığlığını duyurmayı hedefleyen Girişim, öte yandan da Türkiye toplumuna savaş gerçeğini anlatmayı hedefliyor. Savaşların en fazla kadınları mağdur ettiği gerçeğinden hareket eden Girişim, kadınlar olmadan gerçek anlamda adil bir barışın da kurulamayacağını tespit ediyor.
Farklı politik ve sosyal çevrelerden, kimliklerden, inançlardan, cinsel yönelimlerden kadınların oluşturduğu girişim, bağımsız bir kadın örgütlülüğü olarak kendini tanımlıyor. Savaşa ve erkek egemen şiddete karşı sürdürdüğü mücadelesine 2009 Mayıs ayında başlayan Girişim, o günden beri barış talebini bütün ülkede yükseltmek ve barışın yolunu açmak için sokakları, evleri, okulları, işyerlerini barış noktaları haline getirmeye çalışıyor.
İstanbul Bakırköy Kadın Tutukevi'nde tutsak, kanser hastası ve görme engelli Hediye Aksoy’un serbest bırakılması için bir kampanya başlatan Barış için Kadın Girişimi'ni ve yürüttükleri kampanyayı Nimet Tanrıkulu ve Filiz Oğuz ile konuştuk.

Kadının sözüyle gelecek barış
Nimet Tanrıkulu, şöyle anlatıyor kuruluş amaçlarını: "Birlikte kadın mücadelesi verdiğimiz arkadaşlarımızın, herhangi bir gerekçe gösterilmeden gözaltına alınmasıyla başlayan süreçte Kadın için Barış Girişimi, hem savaşa hem de erkek egemenliğine karşı mücadele amacıyla kuruldu. Kadınlara yönelik bu saldırıların amacı, kadınları sokaklardan ve politik alanlarından sürmekti. O günden bugüne giderek büyümek, barış mücadelesinde Türkiyeli tüm kadınlar olarak birbirimize ulaşmak, sesimizi çoğaltmak için yolumuza devam ediyoruz. Barış koşullarının da, barışın da ancak 'kadın sözünün' etkin olmasıyla mümkün olabileceğine inanıyor, bunun için mücadelemizi sürdürüyoruz."
"Dünyadaki değerlerin üçte ikisini kadınlar yarattığı halde, dünyayı ve bütün canlıların yaşamını yok eden savaşa karşı fikri sorulmayanlarız" diyen Tanrıkulu, sözlerine şöyle devam ediyor: "Savaşların göç, yoksulluk, şiddet, tecavüz, ayrımcılık gibi sonuçlarını en fazla biz kadınlar yaşıyoruz. Kadınların dışlandığı politikalarla, kadınların dışlandığı yönetimlerce alınan kararlar sonucunda kadınların eğitimine, sağlığına, güven içinde yaşamasına, kendini geliştirmesine, yeryüzünün korunmasına ayrılacak paylar savaşa, askeri operasyonlara ölüme, bombaya, mayına harcanıyor."
Savaşın bütün kadınlar için bir tehdit oluşturduğunu, ancak bu çatışmalı süreçten en çok Kürt kadınlarının etkilendiğini belirten Tanrıkulu, Kürt kadınlarının savaşla birlikte yaşadığı özgün koşullar nedeniyle bağımsız bir kadın barış hareketi oluşturmanın şu anda mümkün olmadığını belirtiyor.  "Savaş bizi çok zorluyor, savaşın bu kadar sıcak yaşandığı bu ortamda barış sürecinin de uzun ve zor olduğunu düşünüyoruz" sözleriyle devam eden Tanrıkulu, barış istemekten vazgeçmeyeceklerini belirtiyor.

Savaşın kirliliğini anlatıyorlar
Kürt kadınlarının bu barış inisiyatifinin gelişmesine yaklaşımını ise, Demokratik Özgür Kadın Hareketi'nden Filiz Oğuz şöyle açıklıyor: "Kürt kadınları bu savaştan bedensel, sosyal, ekonomik vs. birçok bakımdan ciddi anlamda etkilendi. Yaşam alanlarından edildi, aileleri parçalandı. Bu savaşın belki tırnak içinde direkt mağdurları da Kürt kadınları. Ancak Kürt kadınlarının kadın özgürlük ideolojisi çerçevesinde ciddi bir özgürlük mücadelesi var. Dolayısıyla bu savaşın fiili olarak direkt muhatabı Kürt halkı ve Kürt kadınları olmasına rağmen, biz Kürt kadınları, bir 'mağdurlar hareketi' olarak bu girişimde yer almıyoruz. Siyasal anlamda özne olan ve her alanda örgütlenmiş bir Kürt Kadın Hareketi var; dolayısıyla bu bir araya geliş güçlerin birleştirilmesi anlamında bir dayanışma özelliği taşımakta."
Bu noktadan hareketle bütün halklardan kadınların dolaylı ya da dolaysız bu savaştan etkilendiğini belirten Oğuz, "Dolayısıyla bu inisiyatif, Türkiye cephesindeki kadınlara bu savaşın gerçek yüzünü, kirliliğini ve haksızlığını, devletin bu inkar ve imha politikalarını anlatma, teşhir etme çabasıdır. Hedefimiz, kadınların bu kirli politikalar karşısında örgütlü bir güç olarak duruşlarını sağlamaktır" sözleriyle devam ediyor.
Son günlerde artan askeri operasyonlar sonucu yaşanan ölümlere de değinen Oğuz, "Savaşın insanları yaşamdan koparmasına karşı siyasal anlamda ciddi bir karşı duruşumuz var. Bu insanlık için bir acıdır. Devlet bu askeri ve siyasi operasyonları durdurmadığı sürece insanları yaşamdan koparmaya devam edecek ve yakınlarına bu acıları yaşatmaya devam edecek. Ne yazık ki biz, bir taraftan bunu anlatmaya çalışırken, devletin de can alma operasyonları devam ediyor" sözleriyle barış hareketinin tepkisini ifade ediyor.

Ya 'öteki' ölümler...
Bu çerçevede haksız bir savaşın sürdüğü bu ortamda gerilla cenazelerinin reddedilişinde ötekini yok sayan devletin tavrını teşhir etmenin önemine değinen Nimet Tanrıkulu, "Bu ceberrut devletin yok saydığı bir hakikat var. Bu operasyon süreçlerinin nasıl olduğu eğer kamuoyuna doğru bir şekilde aktarılsa, bugün Türkiye’de çok farklı şeyler olurdu. Son Silvan çatışması bunun en somut örneği. 30 yıldır bir savaş sürüyor, sürekli tek taraflı ateşkes süreçleri işliyor ve buna rağmen operasyonlar devam ediyor. Devletin kendi evlatlarını askerlik adı altında öldürmesinin, diğer taraftakileri ise yok sayıp ölümle karşı karşıya getirmesinin sonuçlarıdır bunlar. Üstelik bir barış sürecinin işlediğini söylediği bir zamanda yaşanıyor bütün bunlar."
Barış için Kadın Girişimi’nin savaşı reddettiğini, ancak bunun savaşın cisimleşmiş ifadesi olan militarizme karşı çıkan bir reddediş olduğunu belirten Nimet Tanrıkulu, bu noktada taraf olmamak konusunun önemli olduğunu ancak, bu sürecin özel bir süreç olduğunu belirtiyor.

Kadın Hakikatleri Komisyonu
İlk konferanslarını Amed’de yapan Girişim, oradan, "Söyleyecek sözümüz, barışı geliştirecek gücümüz var" mesajını veren bir yol haritasıyla Ankara’ya gidiyor. Sonrasında İstanbul’da toplanan Girişim, bu üç konferans sonucunda Türkiye’de kalıcı bir barışın sağlanması için, yaşamın bütün kesimlerinden kadınların bir araya gelmesi gerektiğini belirtiyor. Oturma eylemleriyle sokağa inen kadınlar, parlamentoda grubu olan partiler ve STK’lerle görüşmeler yaparak, barışa dair sözlerini söylemeye devam ediyorlar.
Öncelikle savaşın durmasını talep eden Girişim, bunu Türkiyeli kadınlara doğru anlatmayı hedefliyor. İkinci olarak da barış isterken bir savaş dilinin kullanılmasına karşı çıkan girişim, bu noktada "kadın sözünün" önemine vurgu yapıyor. Son olarak da savaşın gerçek mağdurları olan kadınların konuşmadığı noktasından hareketle bir Kadın Hakikatleri Komisyonu oluşturma çalışmalarını sürdürüyor.
Savaşın neden olduğu başka acılar olduğunu cezaevlerinde, faili meçhul cinayet ve gözaltında birçok insanın kaybedildiğine işaret eden Barış için Kadın Girişimi, bu kayıplara da karşı çıkıyor. İran’da Zeynep Celaliyan ve diğer siyasi tutsakların idam edilmesine karşı çıktıkları gibi, Türkiye cezaevlerinde tedavi olamayan siyasi tutsakların yok edilmelerine de karşı çıkıyorlar. Bu çerçevede bir kampanya başlatan Barış Girişimi, Hediye Aksoy’a Özgürlük Platformu'nu oluşturmuş.
Her hafta Taksim’de oturma eylemi düzenleyen platform, kampanya çerçevesinde Adli Tıp ve Bakırköy Kadın Tutukevi önünde düzenlediği eylemlerle, Hediye Aksoy ve diğer hasta tutsakların durumunu kamuoyuna duyurarak ve serbest bırakılmalarını talep ediyor. Savaşa karşı barışı, ölüme karşı yaşamı ısrarla savunan Barış için Kadın Girişimi, savaşa karşı durmakta da ısrar ediyor.


BETÜL KILIÇ