SELMA AKKAYA
Milyonların içeri salgın nedeniyle zorunlu hapsedildiği bu dönemde aslında Kürdistanlıların neredeyse darbe yıllarından 2000’li yıllara kadar yaşadığı durumun sadece küçük bir sahnesi yaşanıyor. Bu kez sokakta öldürülmüyor ya da peşimizde eşimizde asker koşmuyor ya da ‘her an kaybedilebiliriz’ korkusu yaşamıyoruz. Sadece sistemin kar hırsıyla talan ettiği doğa şimdi hepimizi vuruyor!
İşte bu yılların en ağır bedelini ödeyip Kürdistan’dan göç etmek durumunda kalan bir aile ile İstanbul’da yollarımız kesişmişti. Ümraniye çöplüğü üzerinde çöplerden plastik ve kağıt toplayıp ekmek paralarını çıkarmaya çalışıyorlardı. Öğrencilik yıllarımda ilk muhabirlik deneyimim sırasında Gülbeyaz ile öyle tanışmıştım. Çöplerin bulunduğu bölgeye yakın barakalarda yaşıyorlardı. En büyük yoklukta bile insanın temiz olabileceğini gösteriyorlardı adeta. Barakanın düzeni ilk göze çarpandı. Çamurla sıvanan, paletlerden yapılmış divan, küçük tüpte kaynayan çay dumanı arasında Gülbeyaz, göç hikayesini bize anlatmıştı. Sokağa çıkma yasağının uygulandığı Kürdistan koşullarında yaşamanın zorluğunu gözlerindeki hüzünle bütünleşmişti. Geride yüzünü dağlara vermiş bir kardeş, öldürülen bir dayı, hapiste olan bir kızkardeş bırakmıştı. Kiloyla un, şeker almak, belge ile dolaşmak, yolda yürürken hep ardına bakmak, kurşun sesleri, kimin evi basıldıyı çağrıştıran telsiz sesleri. İşte bütün bunların konuşulduğu sırada Gülüstan şunu söylemişti; "Bizim oturduğumuz mahallede aranan gençler vardı. Evden çıkamıyorlardı. Yiyecek bir şeyleri yoktu. Korkuyorduk ama biz onları nasıl aç bırakabilirdik. Aramızda sıraya koymuştuk. Yemek yapıyor, o kapının önünden geçerken avlunun içine yaptıklarımızı atıyorduk. Dökülür diye daha çok kuru şeyler yapıyorduk. Bazen poşet yırtılıyor, yere döküldüğünü gördüğümüzde uyku tutmuyordu. Günler aylar geçti!" Yıllar geçmesine karşın Gülüstan’ın "hep arkamıza bakmak için yan yan gidiyorduk. Buraya geldikten sonra bunu halen üstümden atamadım" sözleri aklıma geliyor.
Toplum olarak en zorunu yaşadığımız kapanma hali içerisinde ördüğümüz bu dayanışma ağının deneyimiyle şimdi daha fazlasını yapabiliriz. Örneğin bir Kürt kadının Paris’te hastaneler için maske dikmesi, bir diğerinin kapılara yiyecek taşıması işte bu toplumsal belleğimizin ürünü. Diğer Avrupa ülkelerinde çok olmasa da Fransa’da oturum izni olmayan birçok aile ve gencimiz var. Bunlar izin belgesiyle dışarı çıkma şansına da sahip değiller, çünkü kimlik kontrolleri de gerçekleşiyor. Aynı zamanda ekonomik olarak bir süre sonra ihtiyaçlarını da alamayacak duruma gelecekler.
Şimdi bu kadar badireyi, en kötü günü geride bırakmış Kürdistanlı kadınlarımıza çağrım; eş-dost tanıdıklar üzerinde kendi mahallenizde ihtiyaç sahiplerini tespit edin. Yaptığınız yemeklerden evinize misafir geldiğini varsayarak, bir tabakta onlar için pişirin. Sadece Kürt olması da gerekmiyor. Aynı mahalle ya da apartmanınızdaki yaşlıların kapılarını çalıp, bir tas yemek bırakın. Elinizdeki bezlerle maske dikin, etrafınızdaki insanlara yalnız olmadıklarını hissettirin. Bu anlamda size çok iş düşüyor.
Kentin, sistemin bu yabancılaştırdığı ve kendi iç dünyalarına hapsettiği yabancılaşmış bireyselliği kırıp, toplumsal bireyi ayağa kaldıra bileceğimiz bir dönemden geçiyoruz. Diyeceksiniz, "peki çocuklara kim bakacak!" Siz sosyal ağlar örmek için çabalarken, işte bu yükü yıllardır üzerinize bırakmış olan şimdi evde olan erkekler, çocuklarıyla oyun oynamayı, ödev yapmayı ve sosyal deneyim yaşamayı öğrensin!