
Bazı gazetelere göre Kürt, bazılarına göre ise Türk olan babanın yakalanıp yakalanmaması, cezalandırılıp cezalandırılmaması, ya da öldürülen genç kadının Türk veya Kürt olması da çok fazla anlam ifade etmediğini vurgulamaya bile gerek yoktur. Zira bunların hiçbirisi hala yaşamın renklerini bile ayrıştırmayacak kadar çocuk yaşta olan Suzan’ı geri getirmeyecek...
Suzan vuruldu, Suzan’ın bedeni 6 kurşunla delik-deşik edildi. Suzan, egemen erkeğin egosunun tatmini, onun ‘namusu’nun ‘temizliği’ için bir fidan gibi biçildi.
Evet, Suzan bir babanın, bir erkeğin, bir ‘namus’ bekçisinin namlusundan çıkan 6 kurşunla vahşice öldürüldü.
Ama sadece Suzan vurulmadı /vurulmuyor, sadece iki gün önce 13 yaşında bir kız hunharca öldürülmedi/öldürülmüyor. Hayır, her gün onlarca kadın vuruluyor, sayısızca genç kadın kurşunlanıyor, onlarcası işkence görüyor, hergün erkeklerin hakaretine, taciz ve tecavüzüne maruz kalan yüzlerce kadına yaşam zindan ediliyor.
Bugün, bu çağda kadın hala şiddet görüyor, hala vuruluyor, öldürülüyor, işkencelere maruz kalıyor. Kadın hala bir cinsel obje, erkeği eğlendiren, ona siyaset ve ekonomik rant sağlayan bir meta. Kadın hala horlanan, ciddiye alınmayan, basit ve sıradan yaklaşılan, gerektiğinde azarlanıp dövülen, gerektiğinde ‘namus’ adına göğe çıkartılan, gerektiğinde ise o ‘namus’u temizlemek için yedi kat yerin dibine gömülen bir ‘namus’zede.
‘Peki ne yapılmalı’ diye bir soru, var olan bu vahşeti derinleştiren, hatta daha da katmerleştiren bir anlayışın sorusu oluyor. En azından sorunun objektif anlamı bu eksende de yorumlamak mümkün. Ne demek, ‘peki ne yapılmalı?’
Elbette ki her şey yapılmalı, evet her şey yapılmalıdır. Bakın ‘her şey yapılmalı’ diyorum. Özellikle kadın kendini mutlak anlamda büyük bir savunma gücü ile kendini korumalıdır. Kadın kendini erkeğin insafına bırakmamalı, ‘yanlışa karşı yanlış yapmayalım’ diyerek, kendisine karşı yapılan soykırım politikasına karşı pasif davranmamalıdır. ‘Erkek hata yapıyorsa kadın da mı yapmalı yani’ yaklaşımı bir tuzaktır, kadının kendini güçsüz bırakma, harekete geçmesini sekteye uğratma ve onu silahsız bırakma tuzağıdır. Bir kandırma, kendi egemenliğini engelsiz bir biçimde sürdürme ve erk gücünü yaşatmaya dönük geliştirilen bir tuzaktır.
‘Faminizm de tehlikelidir, o da bir başka sapmadır’ sözü de erkek gücünün karşısında kadın iradesinin öne çıkmasını engelleyen bir başka tuzaktır. Doğru, feminizm gerçek anlamda kadının kurtuluşunu sağlamayan bir düşünce tarzıdır, ama eğer bu düşünce tarzı eleştirecekse onu da kadın eleştirmelidir. Erkeğin eleştirisi, erkeğin yorumu erkeğe, erk’e ve ‘namus’a, kendisinin yaratmış olduğu ‘töre’ye göre olur. Yani erkeğin bu konuda da yapacağı her türlü yorum ve değerlendirme doğal olarak kurmak istediği tuzağın teorik alt yapısı olacaktır.
Bu durumda kadının çok daha ön plana çıkma gibi bir sorumluluğu vardır. Erkekle teorik, ideolojik ve gerektiğinde daha değişik mücadele yöntemini çok daha fazla derinleştirmesi gerekiyor. Pasif ve fazla sonuç almayan tarzın yerine, çok daha etkileyen ve dönüştüren bir tarzın esas alınması durumunda ancak kadına karşı yapılan soykırım gerçek anlamda engellenmiş olunur. Elbette bilinçlendirme politikası olmalı, ama gelinen aşamada çok daha aktif ve radikal kararlarla mücadele etmenin arzı oluşturulmalıdır. Yoksa erkeğin gözünü kırpmadan geliştirdiği ve her gün biraz daha derinleştirdiği kadın katliamının önüne geçilemez.
‘Her şey yapılmalı’ sözü boşuna söylenmedi. Zira bir katliam, bir soykırım ancak ‘her şeyle’, yani her türlü mücadele biçimiyle engellenebilir ancak. Güney Kürdistan’da her gün onlarca kadının kendini asarak veya yakarak intihar etmesi tek başına bile ‘her şeyle’ mücadele etmeyi gerektiriyor. Onlarca kadının kendini yakması, ateşe vermesi, kendini kül haline getirmesi ‘her şeyi’ yapmayı gerektiren bir durumdur. Bu durum sadece karşı koymayı değil aynı zamanda bir isyanı, bir başkaldırıyı, benzer biçimde bir intikamı kaçınılmaz kılıyor. Bunu yapacak olan da kadındır. Kadın hareketleri kendi pratiklerini yeniden gözden geçirmeleri gerektiği kesindir.
fuatkav@hotmail.com