
“Burası dağ başımı ki? Bizi zorla alıkoysunlar.” “Sanki dağ başındayız. Orman kanunları mı geçerli burada kardeşim?” “Sakın ormana gitme ha! Kadınlar için tekin yer değil. Başına bin bir felaket gelir, benden söylemesi.”
Eminim ki bu cümleler size tanıdık geliyordur. En azından böyle düşünen, söyleyen birileriyle yüz yüze kalmışsınızdır.
Buna benzer birçok cümle kurulur dağ başlarının, ormanların, kuytulukların güvenli olmadığına dair. Şehirleri medeniyetin simgesi olarak görüp, doğal ortamları da (orman, dağ, köy vb.) tehlikeli yerler gibi tanımlamanın büyük bir çarpıtma olduğunu ancak doğal ortamlarda yaşayanlar bilirler. Özellikle kadınları tehlikelerden koruma adı altında, onlara dört duvar arası (ev, zindan, mezar) en uygun yerler olarak görülürken, sokaklar da yaşatılan erkek zihniyetinin terörü da adeta bunun ne kadar doğru olduğunu kanıtlamak için yaşatılır.’ Bak dememiş miydik? Kadının yeri evidir. Tabi sokaklarda ne işiniz var. Çıkarsanız başınıza gelecekte budur’ Denilerek ev içi güvenliğine vurgu yapılır şiddetle. Öyle bir şiddet ki artık kanıksanan bir durum olarak buna karşı çaresizliğin edebiyatına başvurulur herkesçe. Kadınlar için başka bir yaşamın mümkün olabildiği üzerine, tek bir kelime bile ağızlara alınmak istenmez.
Özellikle de son günlerde daha da yoğunlaşan ve zorunlu olarak medyanın gündemine kayıp çocuklar ve kadın cinayetleri olarak giren toplumsal kırımın yeni bir durum olmadığını yıllardır bunu yaşayan halk olarak bilmekteyiz. En önemlisi de çok yönlü saldırılara maruz kalan kadınların, bunun faturasını en ağır ödeyenleri olmasıdır. Evlilik kurumu başta olmak üzere her yer adeta bir savaş meydanı haline getirilmiştir. Peki yaşamın vazgeçilmez birlikteliği olarak görülen kadın erkek ilişkisi neden ve nasıl böyle bir hale geldi? En güvenilir yaşam modeli olarak bütün topluma dayatılan evlilik kurumu neden bir işkence evine dönüştü?
Biliyoruz ki, toplumsal sorunları çözmek istediğimizde, sorunu çıkış kaynağından değil de sonuçlarıyla ele aldığımızda pek çözümleyici olamıyoruz. Bu yüzden içinde yaşadığımız sistemi anlamadan, çözümlemeden söyleyeceğimiz her şey bir rahatlamadan öteye gidemeyecektir. Özellikle de söz konusu kadın ise …
Kadını vurmak, öldürmek kimin işine ve niye yarar diye sorduğumuzda cevabın kesinlikle kişi olarak erkek değil, ömrünü uzatmaya çalışan kapitalist sistem olduğu gerçeğidir. Kapitalist sistemin kendi yararına olduğunu düşünen egemen erkek te aslında kendisinin de bir kurban olduğunu kısmi de olsa farkına varmıştır. Ancak kendi gücünün de kendisine biçilen rol ile mümkün olduğunu da bilmektedir. Kadın ve erkek arasında doğal olan insani ilişkilerin yerine ezen-ezilen ilişkisinde erkek te zaten kendi doğal kimliğini kaybetmeye başlamıştır. Kadının bu ilişkiyi aşmaya dönük her eylemini de bir isyan görüp, her türlü şiddeti de meşrulaştırma yolunda kullanmaktadır. Ve artık o bir düşmandır onun gözünde. İş bulamaz onu döver, işten çıkarılır onu bıçaklar, sevdiğini zannederek aşırı sevgisinden! başka erkeklerden kıskanır öldürür, hemcinsi taciz- tecavüz eder ama o yine de kadını suçlar, ruhsal bunalım geçirir yine onu öldürür vb.
Öldürdükçe öldürme gerekçeleri de daha da çoğalır. Bütün bunlar sadece bireyin yaşadığı psikoloji olmayıp kapitalist sistemin kadın politikasıyla doğrudan bağlantılı bir durumdur. Sistem olarak kendi ihtiyaçları temelinde zaman gelir ailenin kutsallığından dem vurur, zaman gelir bütün bağları parçalayıp ‘her koyun bacağından asılır’ sloganıyla insanları ahlaktan, vicdandan koparıp birbirinin kurdu haline getirir. Toplumu toplum olmaktan çıkarıp kendi sistemlerinin temellerini güçlendirmektedirler. Toplumsallığından koparılmış erkeğin kadına yaklaşımı ne ise doğaya, hayvana da aynı olmaktadır. O yüzden de kendilerinden başka herkesi, her şeyi tehlike olarak görmeleri gelişir ki, kendileri asıl tehlike kaynağı haline getirildiği halde.
Bunları biliyoruz zaten, sen işin çözümünden haber ver dediğinizi duyar gibiyim. Aslında yazının başlığından ipucunu yakalamış olmalısınız. Size erkek ve kadının beraber yaşadığı ama katil ya da kurban olması gerekmediği bir yerden; doğayla, doğanın dilini öğrenerek, insanın kendini her şeyin merkezine koymadığı dengeli bir yaşamdan bahsediyorum. Kadının erkekten korkmadığı, erkeğin de devletten korkmadığı, insanların hayvanlardan hayvanların insanlardan kaçmadığı, korku yerine sevgi bağlarının geliştiği DAÐLARDAN söz ediyorum.
Öyle dağlar ki bir ANA gibi sarmış kadınları tüm kötülüklerden korumak için. Şehirlerdeki İnsanların birbirine olan güvensizliğin işareti olan çığırından çıkmış ışıkların yerine, yıldızların rehberliğinde gece-gündüz korkusuzca yapılan yolculuklarda, kadın uydurulmuş korku hikayelerinin gerçeğini görürüz. Asıl korkunç olan canavarın, adına medeniyet denilen tecavüz kültürünün olduğunu anlarız.
Kadının yapamayacakları listesinin oluşturduğu ezberi bozan bir yaşam tarzıyla, kendi gücümüzün farkına vardığımız bu dağlarda kadınlar olarak kendi yaşamlarımızın öznesi oluyoruz. Katmanlarca örtülen özgür ruhlarımızı büyük bir heyecanla açığa çıkarma emeğini veriyoruz. Kendi kimliklerimizle buluştukça erkekle de doğru ilişkilenebilme mücadelesini veriyoruz.
Erkeğin himayesinde olmayıp, hemcinslerimizle özgür yaşamın öncülüğünü her yönlü pratikleştirme çabasında, Sanattan siyasete, askerlikten felsefeye, ekonomiden eğitmenliğe kadar her şeyle ilgilenerek kadınlar olarak bir irade ortaya çıkarmış durumdayız. Genel özgürlük mücadelesinde özgün bir örgütlenme tarzıyla, ideolojik partimiz temelinde toplumsal devrim ihtiyaçlarına göre başta Kürdistan olmak üzere birçok ülkede örgütlenmiş durumdayız. Öz savunma birlikleri olarak meşru savunma savaşında her zaman ve her yerde, hem toplum değerlerini hem de kendimizi koruma eksenli yer alıyoruz. Mesken tuttuğumuz DAÐLARDAN, kadınları güzelleşmesi ve güçlenmesi için sürekli bir zihniyet savaşımı içerisinde yaşanılacak erkek prototipini de yaratıyoruz. Öyle erkekler ki sevgiyle bakıyorlar yaşama. Öldüren değil yaşatan bir sevgi tarzı. Egemenlik kokan ne varsa çirkinlik olarak ele alıp, Özgür kadınla yan yana yürüyebilme savaşını kendileriyle veriyorlar.
Böylelikle kadınlar ve erkekler olarak doğal yaşamın ahlakında, tüm canlılarla güvenlikli bir şekilde hep beraber yaşıyoruz. Kimsenin kimseye ait olmadığı, birisinin nesne birisinin özne olması gerekmediği, her an saldırıya uğrama psikolojinde olmadan güven ve sevginin yarattığı güçle, ortak düşmana karşı bir savaş veriliyor.
Özelin olmadığı, yaşamın toplumsal olma gücünden kaynaklı biz kadınlar kendimizi DAÐLARDA GÜVENDE HİSEDİYORUZ. Artık bunu yalnız biz kadınlar söylemiyoruz, topluma yaşatılan kırımın sonuçlarıyla birlikte herkes bunun farkına varmış durumda.
Aslında bana bu yazıyı yazdıran AMED’li bir babanın 17 yaşındaki kızına söylediği sözleriyle bitirmek istiyorum:
“Kızım, bir baba olarak senin güzel yaşaman için hiçbir fedakarlıktan kaçınmadım, sende biliyorsun. Ancak gel gör ki, bu sistem öyle bir hale gelmiş ki seni burada tüm bu çirkinliklerden koruyamayacağımı biliyorum. Çünkü bu sistem en çok ta kadın düşmanlığı yapıyor. Bu yüzden de bir kadın için en güvenilir yer dağlardır.”