Kadınlar, Irk ve Sınıf
ZABEL MİRKAN
“Oransal olarak, beyaz kız kardeşlerine göre her zaman için daha fazla sayıda siyah kadın ev dışında çalışmıştır. Bugün siyah kadınların hayatlarında çalışmanın kapladığı muazzam alan köleliğin daha ilk günlerde oluşturulan bir şablon izliyor. Köleler olarak zorunlu çalışma kadınların varoluşlarının diğer yönünü gölgeledi. Bu yüzden siyah kadınların kölelikte geçen hayatlarına dair her türlü araştırmanın başlangıç noktası işçiler olarak rollerinin takdiri olmalıdır. Kölelik sistemi siyahları menkul ‘mal’ olarak tanımlamıştır.”
Kölelik karşıtı hareketE neden bu kadar çok kadın katıldı? Kölelik karşıtı harekette, 19. yüzyıl beyaz kadınlarını çeken başka hiçbir hareketin yapamadığı özel bir şey mi vardı? Bu sorular Harriet Beecher Stowe gibi önde gelen kadın kölelik karşıtlarından birine sorulsaydı kadınların annelik “içgüdülerinin” kölelik karşıtlığı için doğal bir zemin hazırladığını savunabilirdi. Bu, en azından kölelik karşıtlığına yaptığı çağrı çok sayıda kadın tarafından yanıtlanmış olan romanı “Tom Amca’nın Kulübesi”nin bir çıkarımı olabilirdi.
Stowe, Tom Amca’nın Kulübesi’ni yayımladığında on dokuzuncu yüzyılın annelik kültü en yoğun dönemini yaşıyordu. Basında resmedildiği üzere yeni popüler edebiyatta ve hatta mahkemelerde mükemmel kadın, mükemmel anne demekti. Kadının yeri eviydi, politika yapamaz, sosyalleşemez, özellikle erkeklerle asla “görülemez”di. Ondan istenen tek ve en büyük iş, bir çocuk doğurup dört duvar arasında çocuğunu büyütmesi ve kocasına itaat etmesiydi. Stowe’un romanında köleler ekseriyetle tatlı, sevgi dolu, savunmasız, muhtaç, bazen de yaramaz birer çocuk gibi sunuluyordu. Ya da belki sıcak havalarda sizin vereceğiniz suya muhtaç birer hayvan gibi...
Tom Amca’nın “nazik, evcimen yüreği” ise Stowe’un yazdığına göre ırkının kendine özgü özelliğiydi. Kitap yayımlandıktan kısa bir süre sonra dönemin en popüler kölelik karşıtı eseri hâline geldi. İlginç olan şu ki; kitap köleliği ve cinsiyetçiliği meşrulaştırarak, ırkçı fikirleri ve kadınların yürüttüğü kölelik karşıtı mücadeleyi politik alanın dışına atarak adeta bir zehir yayıyordu.
Angela Davis’in geçtiğimiz günlerde yeniden çevrilen “Kadınlar, Irk ve Sınıf” kitabı köleliğin, sömürgeciliğin; ırk ve cins ayrımının siyah ve öteki kadınları nasıl etkilediğini ele alan bir kitap. Angela Davis, ırkçılık karşıtı siyah özgürleşme mücadeleleri bağlamında ABD feminist hareketinin eleştirel ve karşılaştırmalı analizi ile başlıyor bu çalışmasına. İlk olarak, beyaz feminist ve kölelik karşıtı hareketin sınıfsal ve ırkçı çelişkilerini gözler önüne seren Davis, bu çelişkilerin hiç de sıradan olmadığını vurguluyor. Kitabın arka kapağında şöyle diyor: Davis, ırkçılığın beyaz feminist hareket içerisine sızdığı oyukları çeşitli tartışma ve meseleler üzerinden teker teker ortaya çıkarıyor. Örneğin, Amerikan iç savaşı ertesinde, kadınlar için oy hakkı hareketi ile ırkçı güneyli siyasetçiler arasında, oy hakkının kadınlara tanınması ancak siyahların bu haktan mahrum bırakılması yönündeki ittifak bunlardan sadece biri.
Davis’in kült bir kitap değerindeki çalışması, dayanışma sürdüğü müddetçe mücadelelerin hedeflerine ulaştığını da gösteren deneyim ve örneklerle dolu. Davis, siyah kadınların bazı talepleriyle hem beyaz kadınların hem de ırkçı baskı altında yaşatan diğer birtakım grupların taleplerinin ortak olduğunu; keza ırkçılığın farklı bir yüzünü tecrübe eden siyah erkeklerin de siyah kadınlarla birlikte aynı mücadelenin parçası olduklarını önemle vurguluyor. Davis’e göre, tahakkümün çeşitli yüzlerinin ötesine gidebilmek ve aralarında herhangi bir öncelik tesis etmeksizin mücadeleyi ırkçılık karşıtı-feminist-antikapitalist bir çizgiye çekmek gerekli olduğu kadar mümkün de. “Kadınlar, Irk ve Sınıf” tarihsel arka planı ve aktörleriyle (başta da Amerikan siyah feminist hareketi öncülüğünde) değerli bir deneyim aktarımı...
Angela Davis kimdir?
1944 yılında ABD’de dünyaya geldi. Asıl adı Angela Yvonne Davis olan Angela, Alabama’da yaşayan orta sınıfa mensup ailesiyle büyüdü. 1961’de Massachusetts’teki vakıf üniversitesi Brandeis Üniversitesi’nden burs kazandı. Üniversitedeki üç siyahi öğrenciden biri oldu. Brandeis Üniversitesi’nde felsefe eğitimi aldığı yıllarda Herbert Marcuse’dan ders alma fırsatı yakaladı. Theodor W. Adorno ve Max Horkheimer gibi düşünürlerin derslerine aktif olarak katıldı.
Angela’nın Amerika Birleşik Devletleri’ne döndüğü yılda, yeni bir siyasi hareketin temelleri atılıyordu. Bu, her gün ırkçılığa maruz kalan, dışlanan, sokakta yürürken dahi polis tarafından vurulan siyahi insanların kurduğu bir hareketti. Kendilerine Kara Panterler Partisi diyorlardı. O yıllarda yoksul kesimin yarısından çoğunu siyahiler oluşturuyordu ve bu topluluğun %32’si açlık sınırındaydı. Angela Davis de bir süre sonra Kara Panterler’e katıldı. 1970 yılına gelindiğinde Kara Panterler üyesi George Jackson’ın duruşmasında, Jackson’ın kardeşi Jonathan, abisini kurtarmak için mahkeme salonuna silahlı bir saldırı düzenledi. Bu saldırıda dört kişi öldü. Silahlar Angela’nın adına kayıtlıydı ve Angela artık FBI’nın aradığı “en tehlikeli on isim” arasındaydı. Bir müddet saklanmayı başarsa da sonunda yakalandı ve 13 Ekim 1970’te tutuklandı. Angela için Amerika Birleşik Devletleri’ndeki siyahiler sokağa döküldü. Uluslararası kampanyalar başlatıldı ve 1970-1972 yılları arasında dünya gündeminde en çok konuşulan isimlerden oldu. Hakkında idam cezası isteniyordu. Kampanyalar sayesinde 4 Haziran 1972’de serbest bırakıldı.
Tutuklu olduğu ve özgürlüğü için kampanyaların yürütüldüğü yıllarda John Lennon, The Rolling Stones ve Franz Josef Degenhardt, Angela için şarkılar yaptı. Angela Davis, Doğu Almanya Magdeburg şehri onur üyeliğini alan tek kadın oldu. 1979 yılında Lenin Barış Ödülü’nü, 2004 yılına gelindiğinde ise İnsan Hakları Ödülü’nü aldı...
Angela Y. Davis
Kadınlar, Irk ve Sınıf
Heretik Yayıncılık
2019