Kadınlar özgürlükte ısrarlı… Bu yılın 8 Mart eylemlerinde bunun bariz yansımasını görüyoruz. Önlerine çıkan engelleri aşmanın iddiasını ve kararlılığını ortaya koyuyorlar... Kadınlar, onurlu ve özgür yaşamdan daha azına rıza göstermiyorlar. Direnişi özgür yaşamla, zaferle taçlandıracaklarının güçlü mesajlarını veriyorlar. Alanlardan 2020 yılının mücadele hedefini ortaya koyuyorlar:
“Mücadelemiz özgürlük, direnişimiz zaferdir.”
“Direnişi örgütlüyor, özgürlüğe yürüyoruz.”
“Biz kadınlar özgürlükte ısrarlı, mücadelede kararlıyız.”
Seslerinde baharın sesi, renklerinde baharın renkleri var. Allısı al, güllüsü gül kıyafetleriyle alanlarda binlerce yıllık ataerkil zihniyettin gri tonuna meydan okuyorlar. Varlığı “yoklar” listesinde anılan Kürt kadınları, giydikleri rengarenk elbiselerle daha 90’lı yıllarda metropollerin en işlek caddelerinde, kör gözlerin görmekten kaçınamayacağı düzeyde eylemlerle varlıklarını ortaya koymaya çalıştılar. 8 Mart ve Newrozlarda başlayan bu gelenek, kar topu gibi büyüyüp günümüze geldi ve mücadele bir yaşam biçimine dönüştü.
Kürt kadınları kırk yılı aşan bir mücadele geleneğinden çok önemli sonuçlar çıkardı. Virginia Woolf’un tüm kadınlar için “kendine ait bir oda” belirlemesiyle sınırlı kalmayıp, ‘kadın sistemini’ merkezine alan bir mücadele geleneği yarattı. Belirtmek gerekir ki tüm dünyanın Kürt kadınlarının gıptayla izlemensinde bu tespitin ve sonuçların önemli yeri var. “Kadın sistemini”, aynı zamanda ataerkil sistemle şekillenen toplumsal yapılanmaları yeniden özgürlükçü temelde kurmak demekti. Ancak bu kadınlar açısından mayınlı- tuzaklı ama ataerkil sistem açısından ise varlıksal bir tehlikeydi.
Bu nedenle mücadelenin ilk yıllarında devlet toplumsal ahlak değerlerinden medet umarak, kadınların mücadeleye katılımını itibarsızlaştırmaya ve engellemeye çalıştı.
Son zamanlarda ise “bilimsellik” sıfatıyla Kürt kadınlarının mücadelesi üzerine kimi tezler hazırlanıyor, “uzman görüş”ler yayımlanıyor. Kuşkusuz Kürt kadınlarının geliştirdiği mücadele deneyimi, sonuçlar çıkarmayı hak eden önemli bir deneyim. Ancak kimi örnekler bilimsellik örtüsü altında tümden bir itibarsızlaştırma, değersiz kılma çabasından öteye gitmiyor. Duvar gazetesinde yayınlanan Jinda Zekioğlu’nun Seval Dakman ile tezi üzerine söyleşisi bu açıdan ilginç bir örnek.
Okuyucuyu daha fazla ikna etmek için daha yazıya başlarken Jinda Zekioğlu, “ezberden değil içerden konuşan Seval Dakman” diyor. “Hangi içerden?” diye insanın sorası geliyor... İçerisi nere, dışarısı nere? Kürt kadınları hiçbir zaman kendini sadece etnik kimlik üzerinden tanımlamadı. Kürt varlığının yok sayıldığı bir tarihsel zemin ve bilimsellik anlayışı üzerinden geliştirilen tezlerin “içeriden”i nereye işaret ediyor? Daha düne kadar bir halkın “kart-kurt” seslerinden ibaret olduğunu “bilimsel” izahına soyunan üniversitelerden, dünyayı kendine hayran bırakan kadın mücadelesini- hem de ezilenin ezilenini- tüm derinliliğiyle ele almasını beklemek hayalcilik olmaz mı? Evet içerden yazılan bir yazı, lakin bu içerisi başka bir içeriye işaret ediyor… Kürt olmak, Diyarbakır’da doğmak Kürt kadınlarının mücadele deneyimini anlamak, bilmek için yetmez. Anlamak, mücadelenin bir parçası olmayı gerektirir.
Bir yandan da Kürt kadın hareketinin feminist söylemlerle milliyetçiliği kökten reddederek ulusallaşmaya olumsuz etkiler yaptığı yönlü daha milliyetçi bir cepheden gelen eleştiriler var. Hem de aynı yayın organında.
Mahatma Gandi’nin şu sözü yaşananların kısa bir özeti gibi:
“Önce sizi umursamazlar, sonra size gülerler, sonra savaş açarlar, sonra siz kazanırsınız.”