1 Eylül Dünya Barış Günü etkinliklerine devletin sert müdahalesi ve ertesi gün manşete çıkan haberler, Türkiye'de iktidarın barış talebi olmadığını gösterdi. Yeni İçişleri Bakanının "kafalarını ezeceğiz" demesinin ardından, polisleri de baş amirlerinin talimatına uygun olarak barış talep edenlerin kafalarını dizleri ile taş zemine sıkıştırıp, kameralara pozlar verdi.
Barışa mesafemizi anlamak için bu görüntülere bu açıklamalara ihtiyacımız yoktu aslında. Çünkü, bugün belki de her zamankinden daha net bir şekilde biliniyor ki; iktidar, yani AKP barış istemiyor.
Barışın sadece Türkiye'de, sadece AKP iktidarı döneminde değil, tüm dünyada ve her dönem tehdit altında olmasının, dünya egemenlerinin savaşı tercih ediyor olmasının nedenine baktığımızda göreceğimiz şey ise; kapitalizmin ruhuna uygun olanın sömürü ve savaş olduğu gerçeğinden başka bir şey değil. Dolayısı ile dünya yüzündeki tüm kapitalist ülkelerde ve kapitalist dünyaya yakasını kaptırmış her yerde barışa karşı bir duruşun varlığından söz edebiliriz. Kiminde açık açık, kiminde nispeten gizliden gizliye... Kiminde dizginsiz, kiminde kontrollü.
Barış hakkına ve barışa duyulan bu antipatileri pek de yersiz sayılmaz, çünkü; devletlere pozitif yükümlülükler getiren barış hakkı sadece çatışmasızlık halini değil silahsızlanmayı, içerde ve dışarda insanların insani değerlerin güvenlik içinde olmasını ve savaşa karşı olmayı da gerektiriyor.
Oysa, dünyanın gündeminden hiç düşmeyen gerçek, silahlanma yarışı. 2014 yılında savunma harcamaları 1,5 trilyon Dolar olarak açıklanmıştı. Listenin başında yine ABD vardı. ABD aynı zamanda yüzde 30'luk payı ile en çok silah satan ülkelerin de başında yer alıyor. Silah ihracatçısı ikinci ülke yüzde 26 ile Rusya ve sırasıyla Almanya, Fransa ve Çin olmak üzere ilk beşte yer alıyorlar.
Kapitalist paylaşım savaşlarının da, güç blokları arasındaki dengenin de, yeni tip sömürgeleştirmelerin de yolu silahlanmadan geçiyor. Hatta silah satışından elde edilen gelirlere baktığınızda silah ekonomisinin iştah kabartmasına şaşırmak anlamsız.
Buradan hareketle barışın kapitlist dünyaya ve içerde T.C.'ye ve AKP'ye ciddi bir tehdit olduğu gerçeği ortaya çıkıyor. Barış isteyenlerin kafalarını ezmek isteği de buradan geliyor zaten, yani tamamen duygusal(!)...
Öte yandan, barış hakkı, bireyler için de halklar için de elzem. Kapsamlı haklardan biri hatta en kapsamlısı denilebilir. İçinde pek çok temel hakkı barındırdığını ya da temel haklar dahil tüm insan haklarının kullanımı için barışın şart olduğunu söyleyebiliriz.
Yaşam hakkından, seyahat özgürlüğü hakkına kadar en geniş anlamda insan haklarının kullanılabilmesi barışın sağlanmasını gerektiriyor. Ve toplumsal ve bireysel barışın sağlanması için bir barış kültürünün yaratılmasına olan ihtiyaç elzem.
Barışın olmadığı yerde insan haklarının kullanılabilirliği söz konusu bile değil. Kapitalizmi insan dostu yapma şansımız olmadığına ve meselenin çözümünü devrim sonrasına erteleyemeyeceğimize göre; insani değerlerin iktidar uygulamalarında, yasalarda kısaca yaşam içinde yer bulmasını sağlamamız, Türkiye'yi devlet terörü uygulamaktan, savaş kararlılığından vaz geçirmemiz gerekiyor. Görüldüğü kadarıyla da bunun sağlanması, yaşam boyu sürecek bir mücadele kararlılığı, yine can pahasına ve kafalarımızın ezilmesini göze almak demek.