Neden yeryüzünde insanlar öldükten sonra değer bulur. Yazdıkları, yarattıkları... Yaşarken bastıkları her yer adeta kutsanır. Kahve içtiği yer, doğduğu ev, yazdığı tek bir harf bile değer bulur. Elbette insanlık açısından önemli yaratımlarda bulunmuş insanların sahiplenilmesi güzel. Ancak bunun yaşarlarken olmaması da bir o kadar acı vericidir. Albert Camus de, ‘’İnsanlar ileri sürdüğünüz nedenlere, içtenliğinize, çektiğiniz acıların ağırlığına ancak siz öldükten sonra inanırlar. Yaşadığınız sürece durumunuz şüphelidir, çok çok sizden şüphe ederler, bu kadarına hak kazanabilirsiniz’’ der. Kafka’nın kenti Prag da bu ‘yabancılaşmanın’ bir örneğidir.
Prag demek Kafka’dır şimdi. Kafka’nın evi, müzesi, uğradığı kafeler, heykelleri, hediyelik eşyaları, mezarı... Tüm bunları gezerken, yazarın yaşarken anlaşılamamasının acısına da tanıklık edersiniz; ondan kalan her eşyanın içine sızmıştır bu, asla bakanı rahat bırakmaz, bırakmamalı da.


Ruhun incinmesi

Kafka’nın yaşarken baskılarından çektiği babası ile aynı mezarda olması... Haksızlık! Dünyanın derin acısını çekmiş olan Kafka. Ve bu yüzden Kafka’ya kendini yakın hisseden Tezer Özlü, Kafka’nın, kızkardeşleri ve sevdiği kadın Milena gibi Nazi kamplarında ölmediği için içten içe seviniyor. Oysa hayatını irdelediğimizde Kafka’nın da bu faşizme maruz kaldığını görürüz, ruhu, düşünceleri... Toplumsal baskılar, gereksiz bürokrasi, giydiği giysiler bile faşizm kadar vardı O’nun için. Böyle bedeni yenik düştü o ince hastalığa.
Kafka, yalnız, umutsuz bazen, öfkeli... İçinde bulunduğu koşulların bir parçası olamadı, istemedi bunu. Kafka için hazırlanan müze, tüm bunların bir yansıması gibi. Yabancıydı yaşadığı çağa, öldükten sonra da öyle kaldı. Belki bu çağa daha fazla yabancı hissederdi kendini. Şimdi her adımı turistlerin uğrak mekanı. Bu başlı başına bir yabancılık ve yalnızlık nedeni diye düşünmeden edemiyorsun.

***

Sarmaşık gibi yayılıyor
Kafka’nın eserlerinde sıkça işlediği ‘yabancılık’ olgusu, 21. yüzyıl gerçeği olarak da giderek derinleşiyor. Bu yüzden Kafka’nın kitapları, hala okunması, incelenmesi gereken yapıtlar. Zira Kafka, 20. yüzyılın yalnızlığını, bireyciliğini, bencilliğin ıstıraplarını eserlerinde iyi anlatır. Farklı açılardan bakmanın, hayalle gerçeğin sınırlarında dolaşmanın, yapayalnız kalmanın, çırpınışın, arayışın sembolüdür Kafka...
Farklı değerlendirmeler olsa da, Kafka’nın ortaya koyduğu ‘yabancılık’ olgusu, tırmanışa geçtiği kapitalist sistem ile sınırlı kalmıyor. Giderek bir sarmaşık gibi toplumu içten içe kuşatıyor, birey ile toplum, toplum ile sistem, ya da bireyler arasına sızıyor. Sistem muhalifleri de elbette bundan payını alıyor. Ezilen yine inan ve insanlıktır. Yabancılaşma ve dışlanma kavramının işlendiği en iyi yapıtlardan biri ‘’Dönüşüm’’dür. Yapıtın kahramanı Gregor Samsa, bir sabah uyanır ve böceğe dönüştüğünü görür. Ailesine ve çevresine bir ‘yabancı’dır artık. Bir hesaplaşmanın öyküsü olan ‘Babaya Mektup’ta iktidar konumundaki baba ile iktidarın kurbanı oğul yazılır.
Yazar Roger Garaudy, ‘Kıyısız Bir Gerçekçilik Üzerine’ adlı yapıtında şöyle tanımlar Kafka’nın dünyasını: ‘’Kafka’nın dünyası bizimkinden ayrı bir dünya değildir. Kendi yaşadığı ile kurduğu dünya, tek bir dünyadır. Boğucu, insallığını yitirmiş bir dünya, bir yabancılaşma dünyası; ancak yabancılaşmanın bilincine ulaşmış ve olağanüstü ile güldürünün parçaladığı bu evrenin çatlaklarından bize bir ışık, belki de bir çıkış yolu gösteren yıkılmaz bir umudun dünyası.’’

Kafka ruhumuzda gezinir

Kafka’nın ailesiyle girmiş olduğu çatışma, sistem ile çatışmadır bir anlamda. Korku, kişisel açmazlar, bürokrasinin gücü, ailenin ve toplumun bireyi kıskaç misali hapsetmesi gibi pek çok konunun kaynağı, yaşadığı anlardır. Kafka, yaşadığı dünyaya karşı sorumluluk hisseden bir yazardı. Ahmet Ümit şöyle yazar Kafka için: ‘’Kafka, bu yetersiz, bu çürümüş dünyanın bir kurbanı, cinayetlerin tanığı ve yargıcıdır. Kendisini ifade edebilmenin, benliğini koruyabilmenin belki de tek yolunun insanları aydınlatan bir yazar olmaktan geçtiğine inanmaktadır. Yani görevini, yalnızca başkaları için değil, aynı zamanda kendisi için de yerine getirmektedir.’’
Onun ellerinden çıkmış her harf, derinden hisseden herkesi yalnızlaştırır. Hiç aramadan gelip bulur sizi O’ndan bir parça, ruhunuzda gezinir. Kalabalıklar içinde öylece kalakalırsınız. ‘’Neredeyim? İnsanlar nerede?’’ diye mırıldanırsınız. Her çağ yaratıyor yalnızlarını, ‘öteki’lerini. Karamsarlığın altından ışıyan ruhlarını. Kalabalıkların, çokluktan aldığı ‘güç’ ile yarattığı ıstırapları artıyor. Her çağ, bir öncekini daha çok aratıyor.

DENİZ BİLGİN