Almanya’ya iltica ettikten sonra kaldığım toplama kampının duvarı, yazılar ve hatta gün çentikleriyle doluydu. Ağırlıklı olarak sloganlar ve ranzadan gelip geçenlerin adı, memleketi... Fakat bunlardan en ilgi çekici olanı, kocaman “Tek yol devrim” yazısının uğradığı akıbetti herhalde. Biri gelmiş ve “devrim”in üzerini silmiş, yazıyı güncellemişti: “Tek yol evlilik”


İltica, en genel tanımıyla, anayurdunda can güvenliği veya özgürlüğü tehdit altında olan bireyin, başka bir ülkenin himayesine başvurması olarak tanımlanır. İnsan Hakları Evrensel Bildirgesi başta olmak üzere bütün uluslararası insan hakları sözleşmeleri, baskı altında olduğunu düşünen bütün insanların iltica hakkı olduğunu söyler. Fakat burada da karşımıza iki sorun çıkar. Birincisi, özgürlüğünüzün ve can güvenliğinizin tehdit altında olduğuna dair donelerin objektif değerlendirilmesi mümkün müdür? İkincisi, ekonomik gerekçeler, özgürlüğün kısıtlanması veya can güvenliği tehdidi sayılamaz mı? Zira “ekonomik iltica”, İnsan Hakları Evrensel Beyannamesi’nin güvence altına aldığı iltica hakkı kapsamında görülmüyor; bu gerekçeyle iltica edenler, kapsamlı ifadelerine dahi başvurulmaksızın ülkelerine iade edilebiliyor. Ekonomik gerekçelerle iltica edenler de bu durumda, ilticalarına politik muhteva kazandırmak adına hikayeler üretiyor.


Peki ya inandırıcı bir hikaye üretemeyenler veya ne kadar uğraşsa da ülkesine gönderilme tehdidinden bir türlü kurtulamayanlar? Onlar içinse tek çıkış yolu kalıyor: Evlilik. Avrupa ülkelerine iltica edenlerin dikkate değer bir bölümü, iltica başvurularının sonucunu beklemeden evleniyor ve vatandaşı olduğu ülkenin pasaportuna geri dönerek önce geçici, ardından kalıcı oturum izni elde ediyor. İlticasının siyasal dayanakları olanların bir bölümü dahi bilinçli bir politikanın ürünü olarak bezdirici biçimde kurgulanan prosedürlerle uğraşmaktansa, bu yöntemle oturum izni elde etmeyi tercih ediyor.



Üç yıllık aldatmaca


Şimdi gelin, sözü hiç eğip bükmeden, bir mültecinin mutlaka bileceği veya herhangi bir mülteci kampından kolaylıkla edinilebilecek bazı halleri ortaya koyalım. Bu haller, “kağıt” peşinde çürüyen toplumsal ahlaka dair aynı zamanda...

Avrupa’nın herhangi bir ülkesine ilticacı olarak gelen bir erkekseniz, akrabalarınız ve çevrenizden daha ilk anda duyacağınız öneri şu olur: “Hemen bir Avrupalı kadın bul, evlen; 3 yıl evli kalıp oturumunu halleder, sonra boşanırsın.”

Ne kadar da pratik, değil mi?


Hemen ardından, akrabalarınız eliyle en yakın “disko”ya yönlendirilir; “kağıtlık” kadın peşine düşersiniz. Durmaksızın önerilerde bulunmayı sürdürürler: “Nasıl göründüğüne hiç bakma sen! Alt tarafı üç yıl geçirecek, ardından ayrılacaksın.”
İlk hedef ise yaşlı, kilolu veya hakim estetik normlarınca “çirkin” addedilen kadınlar olur.


Bir kadını kandırmayı başardığınızda ise, artık bir “flört” neyi gerektiriyorsa, onu yapmaya başlama zamanı gelmiştir. Sevgi sözcükleri ve vaatlerle kandırarak size bağlı kılmaya çalışır; bir sürenin sonundaysa evliliğe ikna edersiniz. Süreci sonuna kadar “başarıyla” sürdürüp evlilik cüzdanını elde ettikten sonra ise biraz daha rahat bir süreç başlar. Şimdi, evliliği üç yıl sürdürecek bir efor yeterlidir.



Toplumsallığa tehdit


Öncelkikle itiraf edelim: Bu süreç, hiçbirimize yabancı değil. Avrupa’da yaşayan herhangi bir Türkiyeli ve Kürdistanlı, böyle bir sürece tanık olmuş, hiç değilse dinlemiştir. Hatta çoğumuzun bir akrabası, yakını, bu yöntemle oturum hakkı elde etmiştir. Peki kaçımız, yalan üzerine kurulu bu ilişkinin kadın tarafından görüntüsünü merak ettik, ediyoruz? Sevgi sözcükleriyle kandırılıp evliliğe ikna edilen, belki bu sırada “kağıt işlerini kolaylaştırmak adına” çocuk sahibi yapılan, üç yılın ardındansa terk edilen kadının duygu dünyası nasıl etkileniyor? Böyle ilişkilerden doğan çocuklar, nasıl etkileniyor?


Kuşkusuz ki bu şekilde aldatılan kadınların önemli kısmı, ciddi psikolojik sorunlar yaşıyor. Kayıtları tutulan bir mağduriyet değil bu; ama sistematik olduğu açık. Zira “pasaport kaygısı”, göçmenlerin önemli kısmında böylesi evliliklere dair bir meşruiyet algısı yaratmış. Normalde kaba ahlakçı sayılabilecek toplumlar (sözgelimi Kürtler) nezdinde dahi böyle evlilikler gayrimeşru ya da “ayıp” değil. Aksine, geleneksel aile önderleri böyle evlilikler için gençleri teşvik ediyor. Vicdanlarını rahatlatmak içinse birlikte yaşadıkları halkların kültürlerine, ilişki biçimlerine yönelik eleştirilerini daha da sertleştiriyorlar: “Almanlarda böyle şeylerin önemi yok ki; ahlak mı var onlarda?”, “Fransızlar zaten bir kere evlenmezler; biri de seninle olsun, ne olmuş!”


Toplumsal ahlakımızdaki bu çürümeyle yüzleşmek ve onu tamir etmek zorundayız. Hele de kadın özgürlüğü mücadelesiyle bütün dünyaya örnek olan Kürdistan halkının böylesine büyük bir kadın düşmanlığını hazmedebiliyor olması, kabul edilebilir gibi değil. Herhangi bir insanı kendi çıkarları için aldatarak mağdur etmek, toplumsal ahlak açısından en büyük suçlardan biri sayılmalıdır. Hele de bir kadını aldatarak duygularını incitmenin kabul gördüğü bir toplumsallık, taşıdığı diğer bütün iddiaları da şüpheli hale getirir. 


O halde, bir insan kalma mücadelesini de içeren toplumsallığımızı korumanın bir gereği de, yalan ve kadın mağduriyeti üzerine kurulu böyle ilişkileri net bir biçimde mahkum etmek, kendi çıkarı için kadınları kullananlara, öyle veya böyle bu tür ilişkilere girenlere karşı gerekli toplumsal ve bireysel tepkileri ortaya koymaktır.


OSMAN OÐUZ/HABER MERKEZİ