Hikâyemi masala sayın, diye söz aldım... Yola çıkarken, "bizim buralarda dünya bitti!", demişti Şeho dedem. "Ayaklarınızı çabuk tutup gidin, belki başka bir yerde bulursunuz dünyayı, yaralarım çağırınca dönersiniz", diye eklemişti. Irmakları annem, denizi babam anlatmıştı bize; ölümü anlatan olmamıştı. Buralarda ölüm anlatılmazdı zaten... Vardı. Vakitli vakitsiz ölünürdü. Yol boyunca aramızda oyunlar kurduk; "kaybolduk oyunu!" Devlet sorarsa, ismimizle birlikte "kaybolduk" diyecektik. İçimizden biri; "'öldük' deriz, bizi hiç bulamazlar" demişti de gülmüştük. Bizi bulamazlar artık. Öldük.

Biz Mezopotamyalılar, canlı-cansız her şeyin; insanın, suyun, dağların, taşın, ağaçların ellerinden öperiz. Yeryüzü ve gökyüzü tanrılarını bilmem ama dağlar taşlar şahidimizdir; denizi görüp tanışınca; "deniz bizim büyüğümüzdür" deyip merakla ellerinden öptük. İnsan baktığı şeye benziyor. Biz benzeyerek büyürüz; dağlara, sulara, güneşe, aya ve taşlara bakarak büyürüz. Zamanla onlar da bize benzer. Denizle tanışıp ona benzemeden önce, suları Dicle'yi, Fırat'ı bilirdik masallardan. Olay mahallini soracak olursanız: Tersten esen rüzgâr. Suyun ötesi, karşı yaka memleket değil. "Efendi deniz" tabir edilen Ege... Çocukların özgür ağırlığının masallar kadar olduğunu söyleyen anneler. Mezopotamya'yı, kavimleri masallarını, dağlarını, hatıralarını kayığa doldurup denize açılan, "kağıtsızlar!" Zulümden kaçan denize sarılırmış. Sarıldık.

Borcunuz borç, demek için söz aldım.

Siz elinizi kalbinize atmayın ben savaşı ölümle öderim, demek için, parmağıma kâğıt tekne bağlayıp söz aldım. Peşinize düşen alacaklılar değil borçlandığınız çocuklardır, Akdeniz çocuk mezarlığıdır, demek için dibe dalıp söz aldım. Eskiden ölmemek için kendi aralarında konuşan tanrılar, ölmek üzere olan insana yarım kalan cümlesini tamamlaması için, kalan sözcükler kadar ömür verirmiş. Annem, yol boyunca tanrılar ve yarı tanrılar gibi "ölümsüz" olmak için değil "ölmememiz" için masallar anlattı. İki masal arasında boşluk olursa ölüm kapıdaymış. Korkulu bir sihirle kapı aradık, ölüme rastlamak için. Ama Kavimler Kapısı'nda kapısız kalmıştık. Annem son nefesini ağzımıza paylaştırıp yeni bir masala başlamıştı: Tanrılar ölümlülerin başına felaket getirirlermiş ki ölümlüler bu felaketleri anlatabilsinler. İnsan yaşarken suskun ölürken konuşkan oluyormuş...

Beni hatırlarken, çocuk abimi unutmayın diye söz aldım.

İki yaş büyüğüm Galip, mavinin huyunu ölçen birinden duymuş; "Karpuz kabuğu denize düşmüş!" Bizim buralarda sokakta ayağı kayan çocuklar dağlara düşer. Hikayemiz şöyle; Mezopotamya'dan, Kobanê'den ayağımız kaydı ve denize düştük. Siz karpuza ve yaza başladınız, biz ölüme. Suları sularına, dilleri dillerine karışmanın yasak olduğu, herkesin birbirinin ömrüne karıştığı dünyada, dünyalıların saatleri var ama zamanları yok; akılları var ama kalpleri yok; devletleri var ama insanları yok. Dünyalılar bizi unuttukça biz de unuttuk hangi denize tutunacağımızı, hangi kavimle kardeş, hangi suyla heval olacağımızı şaşırdık.

Esas hikayemizin Kobanê'de kaldığını bilin diye söylüyorum...

Bizim aileden 12 kişiyi IŞİD öldürünce yaralı dedem Şeho gitmemizi istemiş. Dedemin yaralarını orada bırakıp Suruç'a gelmişiz. Yaraları şımaran dedem, anneme "Kobanê daha güvenli, dönün" demiş de annem şansını uzaklarda denemek istemiş. Abim Galip, dedeme; "Yanına Kobanê'ye gelmek istiyorum" demiş de ölüm daha hızlıymış. Ölümden ve kötülükten başka hiçbir şey kalmadı aklımda dünyadan ve dünyalılardan. Denize düşen ölüme sarılırmış. Sarıldık.

Ben Kobanêli Alan Kurdî; iki koca yılım geçti şu yanlış dünyada...

Dünyadan ve dünyalılardan ölüm kaldı aklımda...

Tuz kaldı ölümden... Dünya çok tuzluydu.

Sonra deniz içtik ve öldük.