Solcu etiketli Kemalistlerin, ağızlarından eksik etmedikleri "Emperyalizm" üzerine bir kaç kelam edeceğimi yazmıştım. Sırası gelmişken, bu konuyla birlikte, Türk milliyetçiliğini, sol örtüsü altında gizleyenlerin sefaletine dokunacağım.
Önce Emperyalizm: Bu Fransızca bir deyimdir. İlk defa, 1830 yılında Napolyon diktatörlüğünü tarifi eden deyim olarak ortaya çıktı. İçeride diktatör, dışarıda istilacı çarkın adı olarak…
Emperyalizm, kısaca bir ülkenin işgali, tıpkı Osmanlıların yaptığı gibi halkının haraca, vergiye bağlanması, işgal toprakları insanlarına kendi kültürünü dayatması ve halkın köle gibi kullanmasıydı. (Yani günümüz Kürdistan örneği)
Britanya Başbakanı Benjamin Disraeli, 1970’lerde sömürge imparatorluğunun güçlendirilmesi anlamında kullandı bu deyimi.
Lenin ve Nikolai Bukaharin 1900’lerde, emperyalizmi kısaca Pazar ve yatırım yollarının ele geçirilmesi olarak tanımladılar.
Paul M. Sweezy ve Paul Baran daha sonra Lenin'in emperyalizme ilişkin tezlerini, "Tekelci Kapitalizm" adındaki ortak kitaplarında geliştirerek, Kapitalizmin aşaması olan çok uluslu şirketlerle açıkladılar.
Bu kitap, 1970’lerde Türk solcularının da baş ucu eseri oldu.
Ve bu ezberle, Türk devleti adeta yıkayıp, tertemiz ederek kenara koydular. Atatürk, emperyalizmden kurtardığı Türk devleti, yabancı sermayenin istilasına uğramıştı, onlara göre. Bütün emperyalist kötülüklerin anası da, Amerika ve Avrupa’ydı. Türk solcuları kutsadıkları Kemalizme asla toz kondurmuyor, meydanlarda, yollar, sokaklarda kurşunlanıp dayak yerken, son nefeslerinde "kahrolsun Amerikan emperyalizmi" diye bağırıyor, Kemalist diktatörlüğü de "devrim" olarak sloganlaştırıyorlardı.
Oysa TC, emperyal bir yapı olarak kurulmuştu. Napolyon yönetimini tarif eden şiddet ve hiddet unsurları yerli yerinde,  ırkçılık ise temel güdüydü.  
Ta başında, "ben, Orta Asya'dan fırlayıp gelmiş bir Türküm" deyip, dönekleşmeyen Hıristiyanlar sökülüp atılmış, Museviler darmadağın edilmiş, Kürtler "yok" edilmiş, dilleri, kültürleri yasaklanarak vergiye bağlanmış, Kürdistan Türk ordusuna nefer sağlayan depo haline getirilmişti.  
Emperyalizmdeki köle efendi düzeniydi, bu. Ama Türk solcularının buna hiç bir itirazları yoktu. Kürtler, 1925’de zalimliğe karşı başkaldırınca, Türkiye Komünist Partisi (TKP) onları emperyalizmin hizmetkarı olarak ilan etmiş, bu Moskova’nın da temel görüşü olmuştu.
TKP’ye göre Kürtler, Batı emperyalizminin kışkırtmasıyla ayaklanmış, "Devrimci" Türk devleti de bu feodal ve işbirlikçi kalkışmayı bastırmıştı.
Çünkü emperyal yapı, ortaya çıktığı üzere tıngır mıngır yuvarlanıyor, fırsatını buldukça. 1939 yılında Hatay, 1974 yılında da Kıbrıs örneğinde olduğu gibi yayılıyordu.  
Bugün ise haraç, vergi toplayan çetecilik olan Osmanlı yayılmasının hayali dolaştırılıyor ortalıkta. Bu nedenle eli Hindistan yarım adasındaki Myanmara’da, bir eli Kırımda, kol ve bacaklarıyla da Ortadoğu'da.
El altındaki Kürtleri kendilerine yamayıp esimile edilmesi, ötekilerin asla gün yüzü görmemesi de öteki emperyal hayalleri…
Suriye, Kürtler üzerine ortak sefere çıkmayı kabul etmeyince, Arap milliyetçiliği olan BAAS rejimin ölüm diyerek iç savaş başlatanlar, ötede Irak’taki BAAS’çılarla ittifak kuruyor, Kürtleri yok etme karşılığında üs verip, silahlarla donatıyorlardı.  BAAS’çılar IŞİD kılığında Kürtleri kesiyor, tecavüzcülük, talan yapıyordu.  
Amerika Kürtlerin imdadına gelince de, en başta Kemalist Türk solcuları telaşlanıyordu. Kimileri Kürtler adına diyerek "Amerikan emperyalizmi" sövgüsüne başlıyor, hızını kesemeyenler, "siz karışmayın, silah yardımı da yapmayın" kampanyaları açıyorlardı.
Oysa bu kurnazlığın da sonu geldi. Herkesin emperyalizmi kendi başına belaydı. Kürtler, kendilerine musallat olmuş belayı bedeller ödeyerek görüyorlardı.
Kürtlerin başına bela olan emperyalizm, onları kendi olmaktan çıkarıp başka sıfata büründürmek için yakıp yıkıyor, en son kafa kesen, kadınlarını pazarda satan IŞİD’çiler kiralayıp besliyor, her türlü yardımla donatıyordu.
Hadi emperyalizm masalcısı sen başka kapıya…