Haydar Işık’ın hayat yolculuğu, kan ve ateş içinde başladı. Daha bebekken, annesinin kucağında, Dersim dağlarında katillerden kaçan bir "firar"dı, o.
Bu yüzden hayatı, zulmetten, umudun aydınlığına evrilen Kürdistan tarihine tanıklıktır. Her türlü belayı göze alarak kurda, kuşa, ulaşabildiği tek insana, barbarlığa tanıklığını anlattı. Sessiz tanık olarak, bu dünyadan gelip geçen biri olmamak için romanlar, sayısız makale yazdı. Sayısını bilmediği kadar dost, yazdıklarından hoşlanmayan düşmanlar kazandı. Vadandaşlıktan atıldı, TC’nin hükmü altında neyi varsa gasp edildi.
Ama en büyük acıyı, soyu kırılmış biri tarafından TC’ye ihbar edildiğinde yaşadı. Bu soyunu kurutan katilin resmini duvara asıp, altında oturan biriydi. Ona kızmadı. Daha sonra, karşısına çıkacak benzerlerine beslediği hisle, sadece adına utandı…
"Mememik Ağa” adındaki romanı da, başka bir utanç tipidir, zaten.
Haydar Işık'tan neden mi, söz ettim? Kürdistan’ın her yanı, köşesi, bucağı henüz yazılmamış, el dokunulmamış trajedi yatağıdır da ondan.
Haydar Işık, Kürdistan’ın Nuçe Televizyonun kanalında, Erdal Er’in sorularını cevaplarken, acılarını kimiler gibi hoşluk, gülümsemeli değil, öfkeli bir hüzünle anlatıyor, "çocukluğumda köylüler askerlere su ya da ayran verdikleri taslardan tiksiniyor, daha sonra kumla ovularak yıkanıyor, imkanı olanlar kalaylıyorlardı" diyordu.
Dünyada, bir başka halkın, nefretini bu şekilde tiksintiye dönüştürülmesinin örneği var mı bilemiyorum.
Öfkesi böylesine tiksinti bağlamış, bir halkın insan olduğunu hissederek yaşama tutkusu özgürlük sevinci de başkadır, elbette.
Dr. Fahrettin Adsay, Kürdistan’ın Mardin ve Amed yöresine yaptığı kısa bir geziden döndü. O anlattı:
"İnsanlar, elde fotoğraf makinesi, yol kontrolüne inen gerillaları görmeye ve birlikte fotoğraf çektirmeye koşuyor."
Bu da, halkın özgürlüğü için canını ortaya koyanları kutsama ve onlara duyulan vefanın başka bir anlatımıdır. Dünyada örneği var mı, onu da bilemiyorum.
Öte yandan, 45 günden beri süren bir savaş var. Savaşın seyrine tepkiye baktığımızda, "halkın tutumu farklı" görüşü de palavra çıkıyor. Artık duygu ve düşünce olarak ayrışmış, iki kesim haline gelmiş, başka bir deyişle birinin sevinci, ötekinin yası olmuş farklı iki kamuoyu vardır. Yaşanan gerçek budur. Türkler tarafından başlatılan bu gerçeği göz ardı etmenin anlamı yok.
Ruşen Çakır da dünkü yazısında bu gerçeği "iki ayrı kamuoyunun şekillendiğini birinin sevindiğine diğerinin düzüldüğü" şeklinde vurguluyordu.
Bir başka örnek, Türk devleti "Şemdinli’de kontol Türk devletinde" gösterisinde, tanklar, toplar, helikopterlerle korunan kışla arazisine bayrak çekip, Türk medyasına servis ediyor, logosunda "Türkiye Türklerindir" yazısı bulunan gazetenin genel yayın yönetmeni Enis Berberoğlu da, bu gösteride foto modellik rolü üstleniyordu.
Yayın yönetmeni, silahların gölgesinde kahve içiyormuş gibi yaparak, Türk kamuoyuna moral veriyor, Türk askerinin iyi direndiğini havadis olarak verdikten sonra, karşılaştığı bir esnafla aralarında geçen diyaloğu aktarıyordu. Adını vermediği Şemdinlili esnaf, "bize karşı çok sertsin" deyince, Berberoğlu, "sana değil, PKK’ya" cevabını veriyor, bunun üzerine Kürt, "öyle deme, onlar bizimn çocuklarımız" karşılığını veriyordu.
Nitekim, dün gece Beytüşşebap’ta yaşanan savaştan sonra Kürtler, kendi şehitlerine sahip çıkıyor ve onları Türk devletine teslim etmemek için çatışıyordu. Bu, bir halkın kendi ölülerine sahip çıkması, düşmanlarının tahribatından kurtarma çabasıydı.
Öte yandan Türk Başbakanı emrindeki medyayı kullanarak, kendi kamuoyunu gerilla zaiyatıyla sevindirme, bununla "savaşın üstünlüğü bizde" deme çabasındadır.
Ama, bu bir çöküştür. Kürt halkıyla birlikte, savaşı da kaybettiler. Kürtlerin "kardeşlik" haykırışları, kurşun, cop darbeleri, zehirli gaz ve hapishane inşaatlarıyla karşılık görerek, cam gibi paramparça oldu.
Türk devleti, her defasında yalan söyleyerek, zulüm işleyerek birlikte yaşama imkanını yok etti. 2007 yılında Kürt sorununu kabul ettiğini diye bağıran Türk Başbakanı, öldüre öldüre bitireceğini sanarak, ırkçı, inkarcı "Kürt sorunu yoktur" noktasına geldi.
Bir ileri, iki geri entrakasıydı, bu. Dürüstlük yoktu. Sonunda günü, anı kurtarma adına "karakolu, kaymakamlık ve valilik binasını savunup, elde tuttuk, bayrak da direkte duruyor" diyecek hale düştüler. Bunu demek için, genel yayın yönetmenini foto model olarak kullanıyorlar.
Ama nereye kadar? Bu gün sizi kum torbaları gerisine hapseden güç, yarın oradan çekip çıkardığında, maliyeti daha da ağır olacaktır.
Bir halk, öfke yüklüdür çünkü. Ona karşı durmak, hele hele yalanla oyalamak artık mümkün değildir. Öfke, su içilen kabı kalaylama çaresizliğini aştı, çoktan güç patlaması oldu.
Kürtler, gerilla ile fotoğraf çektirmek için yollara düşüyor, görmüyor musunuz? Düşeni almak için çatışmaya giriyor…
Oysa uzatılan barış elini ısırmasa, insanca diyalog varken, ölüm tamtamlarıyla yürümeselerdi, ölümler olmaz, kışlaları şimdilik kurtarmaları övünme olmazdı…
Kalaylı tastan, Şemdinli’de bir fotomodelliğe