Şair Ömer Faruk Hatipoğlu’nun “Ateşi Utandıran Yangın” adlı şiir CD’si İsveç’te çıktı. Şairin deyimiyle dört yıllık bir maceradan sonra çıkan CD’de 22 şiir yer alıyor. Albüm, yakın zaman içinde Türkiye’de de yayınlanacak.

Şiirler, aynı adı taşıyan kitaptan seçildi. “Tanrı yalancı dedi şaire/siz tanığı dediniz çağının” mısralarının yer aldığı Yalancı Tanık şiiriyle başlıyor albüm. Ardından sistemi ve savaşı sorgulayan, barışa, sevgiye, özgürlüğe dair mısraları müzikle buluşuyor. Bir su gibi akıyor. Zira CD’de yer alan şiirler de nehir şiir. Her şiir hem kendi başına bağımsız hem de diğer şiirler ile birbirini tamamlıyor. Hatipoğlu, zor bir zamanda şiir ile bir nefeslik kapı aralıyor, şiirseverlere. Ama çevresinde olup bitenlere duyarsız kalmadan, sorgulayarak, yeni bir yaşam hayalini kurarak. Şair hayat mecrasını da “Bu hayatın içinden, ellerindeki, kalbindeki ağırlıklarla şiir sağmak” olarak tanımlıyor. Şair Ömer Faruk Hatipoğlu ile hazırladığı şiir albümünü ve şairin duruşuna ilişkin konuştuk.

Geçtiğimiz yaz “Siz Hiç İsmail Oldunuz mu” adlı kitabınızdan sonra şimdi de bir şiir albümünüz çıktı...

Evet 2012 Temmuz ayında “Siz Hiç İsmail Oldunuz mu” adlı çalışmam Kanguru Yayınları’ndan kitaplaştı. Albümde okuduğum “Ateşi Utandıran Yangın” şiirleriyle aynı duyarlılıkla yazılmış şiirler; en azından bir bölümüyle. Ama yazık ki “Siz Hiç İsmail Oldunuz mu” da diğer kitaplar gibi okura ulaşmakta güçlük çekti çekiyor! Şiir sadece ülkemizde değil tüm dünyada ilgi göremez hale geldi. Elbette ilgi görenler de var. Ama ilgiyi zarf mı mazruf mu görüyor; iyi şiiri “Ayak sesinden” tanıyanların sezgisine, bilgisine havale ediyorum; elbette az da olsa ilgiyi hakkıyla görenlerin varlığını bilerek...
Albüm dört yıl süren bir maceradan sonra İsveç’te çıktı! Türkiye’de de yeniden bandrol almak gerekliymiş, bu sorun giderildikten sonra dinleyicilerle buluşacak umarım.

Albümü hazırlama süreci hakkında bilgi verir misiniz?

Yaşadığımız coğrafyada yaratılan yapıttan çok imza önemli ne yazık ki! Önem, değerin önünde! Birileri akşam alelacele yazar, sabah yayınlar, kuşluk vakti de bir güzel pazarlarlar... Ama kimileri için, malum yollardan yürümeyi zül sayan kimileri için, seslerini duyurmak deveye hendek atlatmaktan zordur.
Albüm, ilk sorunun yanıtında belirttiğim gibi, 2008 yılı yaz aylarından bugüne bir maceranın sonunda çıkabildi. İsveç’te yaşayan müzisyen Gürsel Dayan, özveriyle, kayıt cihazlarını İsveç’ten getirip, yaşadığım yerde stüdyo ortamı yaratarak “Ateşi Utandıran Yangın” şiirlerini sesimden kaydetti. Sonra İsveç’te düzenlemesini yaptı. Alt yapı çalışmaları, müzik seçimleri, kayıtların gönderilmesi, düzeltileri çok zaman aldı; aynı yerde yaşamamanın zorluklarıyla! Kimi şiirleri, müzisyen Bilal Ercan’ın stüdyosunda yeniden okumak zorunda kaldık vs... Dolayısıyla iki ayrı mekanda okumak, kimi şiirlerin arasına ton farkı koydu. Ama sonuçta albüm katkı sunan dostların, yapıtlarını telif hakkı talep etmeden veren müzisyenlerin sayesinde çıktı. Tabii ki Gürsel Dayan’ın değerli emeğiyle...

Albümde yer alan şiirler bir kitaptan mı?

Albümdeki şiirlerin tamamı 2005’te Yom Yayınları’ndan çıkan ve ikinci baskısı Edebiyat ve Eleştiri Kitaplığı’ndan yapılan “Ateşi Utandıran Yangın”dan...

Şiirlerin seçimlerinde özellikle dikkat ettiğiniz yönler oldu mu?

“Ateşi Utandıran Yangın”daki tüm şiirler zaten barış şiirleri. Hem her şiir kendi içinde bağımsız, hem tüm şiirler birbirinin devamı gibi. Özel olarak ülkemizde yaşanan kirli savaşın genel olarak savaşın karşısında duran muhalif şiirler. Okunan şiirler arasından seçimi Gürsel Dayan’la birlikte yaptık. Bu seçimi yaparken, sınırlarken, şiirlere uygun müzikler de yönlendirici oldu. Çünkü “Kutsal” gibi, “Zarokistan” gibi şiirler de CD’de yer alsa iyi olacaktı, almadı!



Albümde özellikle savaşlara, zulme, sisteme muhalefet eden toplumsal şiirleriniz yer alıyor...

Evet öyle. Zulmün, kuşatmanın altında doğrusu da bu değil mi? Şiirin, sanatın işlevi, kadim bir tartışma konusudur! Bir tercihtir bu. Belki de gayrı ihtiyari bir tercih! Aslolansa, neyi anlatırsa anlatsın bir sanatsal ürünün kalıcı niteliğidir. Çağının tanığı olmuş ama bu tanıklığı şiirin olmazsa olmazlarını savsaklayarak yapmış yetkin olmayan bir şiir, insanın sıradan hallerine tercüman olmuş iyi bir şiirden geride kalmıştır. Şiirin, şairin durması gereken yerde durması tek başına yetmiyor. Şiir, çağına tanıklığını, zamana direnen, zamanın kabul göstereceği bir özgün dille yapmalıdır. Bu ön koşulu yerine getirdikten sonra, sisteme, savaşlara, zulme muhalefet etmesi anlamlıdır.
Bir Fransız yazar (Boileau), “Sanatın güzelleştiremeyeceği hiçbir canavar yoktur” diyor. Şair Ali Yüce sözü alıyor ve şunu söylüyor: “Canavar öyle çirkindir ki, bu çirkinliği görmeye dayanamayıp ölür. İşte bu nedenle ki canavar yüzüne ayna tutanları bağışlamaz. Sanatın işlevi, canavarın yüzüne ayna tutarak ya onu güzelleştirmek ya da öldürmektir.”
Bir şair savaşırsa, savaşa karşı savaşır. Adaletin, barışın olmadığı yerde sanatın suskunluğu, bugünün sözcüsüz, dilsiz kalışı; yarına karşı mahcubiyet demektir. Gelecek, zalimleri anlamakta zorlanır, belki anlar da, ama sağır, dilsiz, kör sanatı bağışlamaz.

Son olarak yeni çalışmalarınızdan bahseder misiniz?

İçinde yaşamakta, ölmekte olduğumuz yangında birinci derece yanık sahibi olanlardan utanarak söylüyorum; bir şair hayatına benzemeyen, sıradanlığın, sığlığın, ekonomik sıkıntı ve kaygıların, yalnızlığın içinde geçen cücemsi bir hayat... Hayatın kıyısına sürüklenmekle, mücadelenin, direncin de kıyısına itilmek ve dolayısıyla bir şey yapamamak! Bu hayatın içinden, ellerindeki, kalbindeki ağırlıklarla şiir sağmak... Yineliyorum bunu malum yangında birinci derecede yanık sahiplerinden utanarak söylüyorum; ama işte bir not düşmek istedim.
Şiir dışında yeni bir çalışma yok. Kitaplaşmaya hazır muhtemel adı “Edi Bes é/ Yeter Artık” ile yine muhtemel adı “Ben Hep Uzağı Sevdim” olacak iki dosya başta olmak üzere, üç beş kitaplık şiir beklemede. Başka planlar, yukarıda belirttiğim özel kuşatmanın altında yağmalandı dersem yeri var. Şimdilik dizelerle konuşmaya devam. Devam ama yangına ne kadar su taşır, daha yağmadan buharlaşır mı kaygısını da son söz olarak belirtmeliyim; hemen ama hemen barış, barış, adil barış dileğiyle...

‘Şair sistem karşısında dik durabilmeli’

Bir şair olarak nasıl bakıyorsunuz hayata, olup bitenlere...

Zor bir coğrafyada zor bir zaman diliminde yaşıyoruz. İnsanlığımızın sınavdan geçtiği bir zaman. Çok yoğun “toplumsal sorun”lar içindeki birey, hayatını işgal eden sorunlara kalkan olabilecek bir “felsefe” sahibi olamamışsa birey de olamamış demektir. Şairse ve toplumsal sorunlar karşısında bir bakış açısı, bir sağlıklı duruş geliştirmemişse şair midir? Evet, yazdıkları şiirse şairdir, ama sadece şair.
Zulüm altında geçen, son otuz yılına yüzlerce yıllık acı sığan “Yüz Yıllık Yalnızlık” tan sonra gelinen nokta, yine acıtıcı bir yalnızlık! 10 bine yakın siyasi tutuklu, 2000-2500 oyun çağında çocuk, dört duvar arasında hayatını sürdürmekte? Bir hak, bir haklılık, medyanın, siyasetin, silahlı güçlerin; onların yarattığı cehalet, aymazlık ve körlüğün yakıcı kuşatması altında; hem de yalan, hile ve inkarın arsız diliyle. Bu yüzden hasbelkader eline hayatın kalem tutuşturduğu, şiir söyleyen biri, iyi görmeli, iyi duymalı, algılayabilmeli! Omurlu olabilmeli ve hemen her şeyi eğrilten, kendine benzetmeye çalışan sistem karşısında dik durabilmeli! Bir aydının, şairin, yazarın omuru vicdandır.
Vahşi kapitalizm dünya kaynaklarını rekabet çarkında hızla tüketiyor, elindeki tüm olanaklarını kullanarak her türlü oyununu oynuyor. Gelecek altımızdan çekiliyor; yerine oluşturulan bataklık, tatlı su kaynağı başında mesire yeri gibi sunuluyor. Haz verici susturucularla oyalatılıyoruz. Cebimize sokuşturulan para ve elimize tutuşturulan silah, aklı çeldiriyor. Doğru düşüncenin önüne tutulma işlevi görüyor. Hâl böyleyken -ve geleceği kurtarmaya henüz zaman varken- hazzın, korkunun, kirli beklentilerin fasit dairesinden çıkılabilmeli! Bunu en önce şair, yazar, çizer, genel olarak sanatçı yapabilmeli. Bu duruş, bilgiyi, yeteneği taçlandırmaktır. “Yaşayan” bir şair bu nedenle şunu bilir: Başta ülkemizdeki savaş olmak üzere dünyanın her yerindeki savaşlar derhal bitirilmeli ki, yönümüzü insanlığın ve dünyanın geleceğine çevirebilelim; çevre, adalet ve eşitlik sorunlarını çözebilelim! Savaşın dumanları dağılmalı ki sis sever muktedirleri, savaşkanları, zalimleri görebilelim! Bu, ancak sorgulamakla, görünen görünmeyen, bilinen bilinmeyenle ilgili sorular sormakla olası. Sezgide mahir şair, tüm yanıtları bilen, yanıt veren biri değil, ama soru sorabilen biridir. İnsanın, sistemin, bugünün, hatta güzel’in görünen yanından çok görünmeyen yanıyla ilgilidir. Dayatılan bilgiyi başka bir bilgiyle sınar; alıştırıldığı ezberi bozar.
Özet olarak bir şair, bugüne gelecekten bakabilmeli, her tür aidiyetten, çıkardan, hesaptan, beklentiden soyutlanarak, evrensel değerlerin eskimez giysisini ten gibi üstüne geçirebilmeli ve ruhuna yedirebilmeli! Ötekinin; yoksulların, ezilenlerin, direncin ateşten yalnızlığında kalanların, mağdurun, mazlumun dili olabilmeli! “Ben” uçurumundan, “Biz“ dağlarına çıkabilmeli! Bu bir duruşsa duruş, felsefeyse felsefe; kategorize etme şartı yok. Bu, insan olabilmek, yalnızca insan olabilmek, o kadar! Bendeniz oldum mu? Emin değilim ki genel bir dil kullanıyorum!


 DENİZ BİLGİN