“Gelecek 40 yıl içinde dünyada körlük üç misli artacakmış.”

Biliminsanlarının endişesi, bir kuşak sonrasının hayatta görebilecek fazla bir şey bulamama ihtimaline dayanıyor. Bunun için mütemadiyen deneyler yapılıyor, sonuçlar karşılaştırılıyor ve kesinlik kokan bir yargıya varılıyor. Ancak “yeterli bütçe" gibi sağlanması kolay bir baraj var, tek tek insanların kör olmasını engelleyecek.

Toplumsal körlüğün nasıl engelleneceği yönünde ise binlerce kitap yazıldı, binlerce makale dizildi ve bir dolu belgesel çekildi. Hepsi bir bütçenin omzundan uzanıyor bu kıyıcı tespite, ancak toplumsal yok oluşun önüne geçebilecek çarpıcı bir çözüm henüz yok ortalarda.

Toplumsalın yerini kitlelerin doldurduğu zamanlardan beri yaşanan daimi körlüğün yerleşimini, zamanın bir ağacı nasıl öldürdüğü ile açıklayabiliriz. Gençlerin kabukları sağlamlaşırken, her yeni yılda biraz daha eskiyen ömrün kabukları çatlamaya, kabarmaya, küçük parçaları rüzgara dayanaksız hale gelmeye başlıyor. Sonrası, ayakta ve dimdik ama, içerden defter kapatmış bir siluet yalnızca…

Tekrarlayan acılar, biriken kan ve büyüyen sessizlik devlet politikasıysa, rehin alma, şantaj yapma halkın vergileri ile fonlanıyorsa ve halk denen toplumsallığını yitirmiş kitleler, kişisel kaygıları gereği durumdan bir hayli memnunsa…

Yapacak çok fazla bir kalmamış esasen insanlık adına.

2018 gitti.

Bize kalan bindirilmiş kıtaların-kitlelerin- örgütlü cehaletine endişe uçuklarımızla tepki vermekti. Felakete tanıklık eden kabukların bir bir kırılmasıyla ortaya çıkan çıplaklık, sadece oduna dönüşmüş bir bedenden arta kalandı. Sesi ve gözleri olmayan bir kalan… Biçimsiz ve yontulamayacak kadar katı bir çıplaklık.

Ürkütücü…

Kabuk boğacaktı sesi...

Kültürel iklimi kıştan ibaret olan, cümleleri üşüten ve titreten bir kalabalığın ortasında tanıdık bir fısıltı bulamayacağız. Hatırlayacak kadar keyifli bir anın dahi kalmadığını görerek, daralacağız.

Temmuzdaki yangında tüm düşünme ve yaratma mirası yanan Angelopulos gibiyiz. Felaketin yok ettiği birikimin külüyüz sadece. Günışığına çıkmamış birikim alazların arasında kaybolurken, bize onun adından ve bildiğimiz yapıtlarından başka bir şey kalmayacaktı. Çayır ağlayacak, zamanın tozunu atacak, sonsuzluk ve bir gün arasında bir yerde Ulis’in bakışı gibi kalakalacaktık.

Kabuk sıkacaktı bedeni...

Kabukları düşerken büyük bir kültürü anlatan çıplaklık da var; şu sürekli aşağıya yuvarlanan kayayı tekrar tekrar tepeye taşıyan Sisyphos, mesela… İnadın, inanmanın ve başarmanın arzusu gibi dursa da Albert Camus onu “anlamsızlığın” simgesi ilan etmişti bir kere. Ama Hades’ten kaçmış, suç işlemiş ve cezalandırılmış. İnsanın doğa efsanesi karşısında tutunmasının çıplaklığı olmalıydı oysa, anlamsızlığın değil. Saatin bir zaman dilimi içinde 24 farklı duyguya ve oluşa işaret etmesi ve bunu bir kereliğine değil, sonsuza dek sürdürecek olmasına da anlamsızlık mı diyelim?

Grek rüzgarı bir efsaneyi kül edip geride isim bırakıyorsa; hala yaşayacak, yaşatılacak bir sıfırlanmışlık var demektir; başlamak için enfes bir sebep… Elverişli bir zemin ve olgunlaşmış duygu…

Yeter ki ağır yükü omuzlayan ve tanrılara (tiran) karşı durabilen bir toplumsallığa inanalım… Anlamsızlık değil, inadın ve yine inadın sebebi olalım, gücü olalım… Dehşetli azap çekmenin ustası olmak, hep böyle kalmak demek değildir.

Kabuğun kalkmasını beklemeden biz kaldıralım o kabuğu ve çıplaklığımızdan utanmayalım. Az sonra zaman inceden örtecek üzerimizi.

Yoksa ölmüş bir toplumun yasını tutacağız hep beraber.