Kürtler, vahşi darbeler altında. Katiller, Kürtlerin direnişini kırmak için, birbirine destek ve güç aktaran, sınır tanımayan çağ yangını...
Kürtlerin ülkesini yakıyor, yıkıyor, kan nehirlerini akıtıyorlar. Vahşilikte yarışta gibi, biri ötekini aratmıyor.
IŞİD, yakaladığını kesiyor, kadınları esir pazarında satıyordu.
Bu satırları yazarken, ekrana düşen bir haberde, IŞİD’in Suriye’de bebeği, ihtiyarı ile 800 Kürdü, rehin aldığı haberi düştü, ekranlara.
Türk devleti, IŞİD’in türevi olarak alevler kusuyor, şehirleri yıkıyor, dağları yakıyordu.Öbür yanda, “demokrasiyi temel koşul” sayan NATO’nun üyesiydi. Ve, dünya-alemi kandırmak amaçlı, mostralık bir demokrasisi bile vardı.
Türk demokrasisinde de, dünyadaki benzerler gibi seçilmişlerin söz ve eylem dokunulmazlığı vardı.
Ama yer yüzünden faklı olarak, bir şartla: Kürtler hariç…
Seçilmiş Kürt Belediye Başkanları, yerel meclis üyeleri kalpazanın emriyle tutuklanıyor, görevden alınanların boşluğu atamayla dolduruluyor, merkezi parlamentoya seçilmişler de, hapishanelere sürüklenmek üzere dokunulmazlıktan arındırılıyordu.
Hakkını teslim etmek gerekiyorsa eğer, IŞID Müslümanı kalpazan, kitlesel seyirlik adına, Kürt kesme törenleri düzenlemiyordu.Yine de, dünyada görülmemişlikte aşağılık savaş yöntemleri uygulayan IŞİD kadar mert değildi, kalpazan. IŞİD, insanlık suçlarını fazilet olarak dünyaya gösteriyordu. O ise hırsızın ruh haliyle, haydutlaşıp, insanları kaçırtıyor, ölüsü de bulunmamak üzere kaybediyordu.
Yine mertliğine yakışanıyla, bir araya topladığı kadınları, çocukları diri diri yakıyor, suç izlerini örtmek için, yakma ayininin gerçekleştiği hangarları, binaları da dinamitleyip yıkıyor, molozları uzaklara taşıyor, sonra dünyalılara dönüp “ben bir insanım” diye sırıtıyor, hatta üye olarak içeriye alınmak üzere Avrupa Birliği kapısına dikiliyordu.
IŞİD, kan kanlayan eliyle Avrupa Birliği üyeliği sırasında değildi.
IŞİD’di de geride bırakan mertliğine bakın ki, topa, tanka tutarak yıktığı, ateşe verdiği Kürt şehirleri, dünyaya, “teröristler” yaptı diye açıklıyordu.Oysa, kalpazanın terörist dedikleri, Kürt halkının fedai çocuklarıydı. Halkın özgürce nefes alması, insanca yaşaması için, canlarını ortaya koyanlar… Kalpazan, fedaileri uğrunda ölmeye atıldıkları halka düşman gösteriyordu.
IŞİD, “Basın hürdür, sansür edilemez” diye bir anayasa maddesi yoktu. IŞİD islamı Türk rejimi, “basın hürdür” diye diye fink atıyor, yüzlerce gazeteciyi işten atmakla yetinmiyor, televizyon kanallarına, gazetelere el koyuyordu.
44 tane Kürt gazeteci hapishanedeydi. Haber yazarak teröristlik yapmışlardı, onlar. Kürtlerin Özgür Gündem Gazetesinde, nöbetleşe bir günlüğüne yayın yönetmenliği yapanlardan Şebnem Korur Fincancı, Ahmet Aziz Nesin ve Erol Önderoğlu tutuklanarak hapishaneye çekiliyordu.Kalpazanın demokrasisi böyle işliyordu. Parlamento süs bebeği olarak orada, Cumhurbaşkanı, Genelkurmay Başkanı ve MİT şefinin “Triumvira”sı iş başındaydı.
Şehirlerden sonra, Silvan’ın, Hazro’nun, Hani ve Lice’nin 25 köyü kuşatma altındaydı. Köylerin bütün insanları evlerinde tutsaktı. Kedi ve köpekler de…
Türk ordusu, tankları, topları, havada uçak ve helikopterleriyle koyunlar, keçi ve sığırlarla savaşıyordu. Hayvanlar, ceza olarak ağıllar, ahırlarda hapisti.
Ah ben senin insanlığına ne diyeyim IŞİD ruhu!..
Ama, ne yaparsa yapsınlar, başkaldıran Kürtleri bastıramıyorlardı. Yüz yıldır süren başkaldırı, özgürlüğe hedeflenmiş geliyor, genişliyordu.
Ve sanıldığı gibi, dünyanın hiç bir yerinde, bir halkın topluca, vurgu ile topluca ayaklanıp düşman üstüne yürüdüğü görülmemiştir. Ta Atilla barbarlığı, Moğol sürülerinin hücumundan beri bu böyledir.Bütün ulusal kurtuluş savaşlarında, ön saflarda yer alan öncüler vardır. Savaşı yürüten onlardır. Kalpazanın, topluca kırım için, kürtleri kışkırttığı gibi çağımızın en kanlı savaşlarından birinin mekanı Vietnamda, bütün halk ayaklanıp bir arada düşman üstüne yürümedi. Bask ülkesi, İrlanda’da da…
İkinci Dünya savaşının en direngen halkı Fransızlardı. Onlar da, bütün olarak ayağa kalkıp, Hitler’in tank taburları üstüne atılmadılar.Kürdistan, kimseyle kıyaslanmayacak direngenliğiyle, yüz yıldan beri kesintisiz savaşıyordu. Savaşın ise bin bir şekli vardı:
Oy verme zamanı, topluca sandık başına koşuyor, haykırmak istediğinde meydanları doldurup katilin yüzüne tükürüyor, yurt görevi için, ön saflarda yer almak üzere oğlunu, kızını armağan ediyordu.
Bunun dünya kurtuluş savaşlarındaki karşılığı, topyekün savaşa, topyekün direniştir. Dünya tanıktır ki Kürtler, rızileri, yerde çürüyen kiralıkları da olmasına rağmen, Kürdistan topyekün olarak iyi direniyor…