Varolmak maddi ve maneviyat ile oluşur. Adalet, hakkaniyet, vicdan, masumiyet, aidiyet ve inanç insanın manevi dünyasıdır. İnsan maddi ve manevi varlığı ile bir bütün... Bu bütünselliğin parçalara ayrılması ve birbirinden koparılması insanın paramparça edilmesidir. İnsana, bu temelde yapılan saldırılara hangi koşul altında olursa olsun bir yol yöntem bulmuş ve direnmiştir. İnsan olmanın olmazsa olmazı, bütünselliğin ile tanınmaktır. Bugün Türkiye ve Kürdistan halklarına dayatılan insan olmaktan çıkış ve varoluşun reddi yani madden var iken manevi olarak ölümdür. En ceberrut kuşatılmışlık altında bile insanlığını savunan özgürlük tutkunları, insanın bütünsel varoluşunu madden ölümü göze alarak savundu ve savunuyor.
Bir sivil itaatsizlik eylemi olarak açlık grevi ve ölüm orucu, öylesine kolay tercih edilen bir eylem değil ve olmadı da. Türkiye, ilk açlık grevi ve ölüm orucu ile yanlış bilmiyorsam, 1982 Diyarbakır Cezaevi ile tanıştı. Diyarbakır bir zindandı. Ortaçağ karanlığının dahi görmediği bir zindan... Diyarbakır zindanının teslim alınması manevi olarak öldürülen Kürdün ve Kürdistan’ın madden yok oluşunun tamamlanması olabilirdi. Olmadı. Maddi ve manevi yaşamın bütünlüğünü savunan Mazlum Doğanlar, Kemal Pirler bu duruma geçit vermedi. Hayri Durmuş, Kemal Pirler, Fatih Öktülmüşler ve adını sayamadığımız onlarca devrimci ile birlikte Türkiye ve Kürdistan mücadelesinin açlık grevi ve ölüm orucu direnişinin ilk neferleri oldular.
Açlık grevi ve ölüm oruçları, genellikle egemen iktidar erkinin, toplumu kapsamlı bir kuşatma altına aldığı koşullarda gündeme gelir. Hükümet ya da iktidar, maddi ve manevi dünyayı hareketsiz ve donmuş kılar. Her şey tıkanmıştır. Hareket adeta imkansızlaşmıştır. İşte bu tıkanıklığı aşmak ve toplumsal yaşamı harekete kavuşturmak için toplumun en duyarlı kesimi; devrimci ve özgürlük tutkunu insanlar en etkili ve tek sivil itaatsizlik eylemi olan açlık grevi ve ölüm orucunu seçerler. Hint lider Gandi’nin eylemi de, İrlandalı devrimci Bobby Sands’ın eylemi de böyledir.
Otuz yıllık süreçte Türkiye cezaevlerinde yüzlerce denilebilecek açlık grevi yapıldı. Öznel cezaevi sorunları temelinde bile yapılanlar, siyasi tutsakların toplumla bağını ve özgürlük alanlarını genişletme eylemleridir. Onlarca kez dışarıda gelişen toplumsal mücadeleye destek temelinde eylemler yapıldı. Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın korsanca Türkiye’ye teslimi sonrasında yaşanan açlık grevleri ve ölüm orucu ise yeni bir kuşatma ve direniş sürecini içerir.
1996 ve sonrası
1996’da cezaevlerinde başlatılmak istenen bütünsel yaşamı parçalama operasyonu ertelenmiş ve 2000’de F tipi operasyonlar ile hayata geçirilmiştir. İktidar ve devletin saldırısı hapishaneler ile sınırlı ve ‘lokaldi’. Meşru savunma zindanlar ile sınırlı kaldı. F tipleri siyasi tutsakların madden varlığını korusa da manevi ve siyasal kişilik olarak ölümünü hedefledi. F tipine direniş örgütlü ve komünal yaşamda ısrar ve manevi ölüme hayır direnişidir. Özellikle 2000 yılında yapılan açlık grevi ve ölüm orucu, devletin hem toplumu hem siyasi tutsakları yeni bir kuşatma altına alarak hareket edemez kılmak istemesine karşı yapıldı. Ancak sokak ve toplum ile buluşamadı. 2000 yılında yapılan açlık grevi ve ölüm orucu tarihe bir not düşerek bitti.
Açlık grevi ve ölüm orucunun ne anlama geldiğini Kemal Pir’in; “biz yaşamı uğruna ölebilecek kadar seviyoruz“ deyişi özetler. 2000 yılında açlık grevi ve ölüm orucuna gittiğimiz döneme damgasını vuran da buydu. 1989’dan itibaren devlet ve egemen sistem kendini yeniden yapılandırma hamlelerine başladı. Cezaevleri siyasal tutsaklar üzerinde sistemin istediği sonucu yaratmadı. Tutsakların örgütlü ve komüncü yaşam tarzları egemen sistem açısından tahammül edilmezdi. İnsanlıktan çıkartılıp bireyselleştirilmek istenilen siyasi tutsak, direnişler sonucu, zindanları siyasal ve sosyolojik araştırma merkezleri haline getirdi. F tiplerine geçişte büyük bedeller ödenerek yapılan açlık grevi ve ölüm orucunun en ciddi kazanımı, siyasi tutsakların bütünsel yaşama, ölümüne ve her koşulda bir kez sahip çıkacağını gösterdi. Boyun eğilmedi ve moral üstünlük sağlanarak girildi. Ama toplumun vicdanında gereken etkiyi yaratamadı.
Ölüm orucu yaptığımız günlerde basında çıkan en küçük bir haber bile önemliydi. Kamuoyu ile buluşmamızdı. Özellikle ölüm orucu eylemcisi ile egemen sistem çoğu kez başbaşa bir duruş içindedir. Sistem kadrolarının psikolojik harp yöntemlerinin hedefinde eylemci vardır. Eylemci bütün gücü ile bilincini korumaya ve süreci doğru okuyarak tek başına, ona ulaşılamayan koşullarda doğru karar vermeye çalışır. Psikolojik harp uzmanları ise eylemcinin karar verebilme yetisini kaybetmesini bekler. Daha çok bunun koşullarını hazırlar ve eylemcileri mümkün olduğu kadar yalnızlaştırmaya çalışır. En temel insani ihtiyaçlar psikolojik harp ve işkence nedenidir. Eylemci bütün bunlara tek başına karşı durur ve kolektif iradenin tek başına da olsa temsilcisidir. Eylemci kazanmaya kilitlenmiştir. Kolektif verilen karar ancak kolektif olarak değiştirilir.
Her dönem açlık grevi ve ölüm oruçlarının temel meselesi süreç boyunca alınacak su, tuz, şeker vs. konusunda yapılan açıklamadır. 1996 süresiz açlık grevi ve ölüm orucu eyleminde B1 vitamini alınmadı. Bildiğim onlarca arkadaş maddi ve psikolojik sorunlarla süreçten çıktı. Bunlar ömür boyu sürecek kalıcı rahatsızlıklardır. 2000’de alınan B1 vitamini ölümleri engellemedi. Sadece eylemin süresini uzatırken, beyinsel ve psikolojik oluşabilecek sorunları kısmen engelledi.
1996 ve 2000 açlık grevi ve ölüm orucu sürecini yaşayan biri olarak deneyimlerimiz açıkça gösteriyor ki, midenin su kabul etmemesi artık kişinin tehlikeli sürece girdiğinin belirgin işaretidir. Bedensel ve psikolojik sağlık problemlerinin oluşması ihtimali çok yüksek. Yani kaybedilen her saat ve gün, bedeli ağırlaştırır. Eylemci insan her bedele hazırdır. Peki bizler vicdanen sürece cevap olamayışın vicdani bedelini ödemeye hazır mıyız?
Kürt özgürlük tutsaklarının eylemi
Bugün Kürdistan Özgürlük Hareketi tutsaklarının talepleri ise tüm emekçi kitlelere dayatılan manevi ölüme ve kör düğüm olmuş toplumsal sorunların çözümüne yapılan bir bıçak darbesidir. Dağda hem gerillanın hem de askerin ölmesine dur demektir. Türkiye emekçi toplulukların manevi katliamına hayır demektir. Yüreklere ve vicdanlara hitap eden güçlü bir çığlıktır. Ölüm orucu insanların manevi dünyasına ve vicdanına seslenir. İnsanların manevi katliamdan kurtulması ise vicdanlarının sesini dinleyerek olur. Sayın Öcalan’ın daha özgür hareket edebileceği, toplumla dolaysız bağ kuracağı koşulların sağlanması demek, zindanlardaki tüm siyasi tutsaklara dayatılan siyasal kuşatmanın kaldırılması demektir. Silahlarına susması ve Kürt sorunun çözümünde diyaloğun başlaması, emekçi halkların ortak ülkesinde, genç canlarının ölümüne dur demektir. Anadilde eğitim ve kamusal alanda ikinci resmi dil olarak kullanılması bireysel ve toplumsal maddi, manevi varlığın temelidir. Ölüm pahasına vazgeçilmezliği ilan edilmektedir. Haklı ve güçlü yanı budur.
Kanıksama = duyarlılık yitimi
Şimdiye kadar yapılan açlık grevleri ancak otuzlu günlerden sonra kamuoyunun gündemi olmaktadır. Nedenlerden ilki ve en önemlisi; örgütlü insanlar ve yapılar vicdanen bunu kanıksamıştır. Büyük ve yanılgılı bir kanıksama... Duyarlı ve örgütlü insanlar bile bu konuda kamuoyu yaratmak için konuyu daha ilk günlerinde gündemine alıp harekete geçmez. Şu anda sürece en güçlü sahip çıkan yapılar dahi açlık grevinin daha ilk haftasından itibaren olaya asılıp meseleyi günlük siyasal bir meseleye dönüştürmüyor. Yanılgılı bir şekilde açlık grevinin 30’lu günlerden sonra insan vücudu için tehlike oluşturmaya başladığı düşünülüyor. Açlık süresinde bedenin bütün normal dengeleri alt üst oluyor. Ne kadar uzun sürerse o kadar vücuda olumsuz etkilerinin olduğu tibbi açıdan da aşikar. Benzer süreci yaşayan insanlarda gözle görülen belirgin problemler ile karşılaşılmamış ve bu kadar çok açlık grevi yaşanmış bir ülkede konuya vicdani duyarlılık azalıyor.
Siyasallaşmış örgütlü yığınlarda bile duyarlılığın geç başladığı koşullarda toplumun vicdani duyarlılığın erken başlaması mümkün değil. Elbette emekçi kitleler bütün yalnızlaştırma, psikolojik savaş propagandası vs. rağmen manevi ölüme direnmekte ve vicdanının sesini dinleyebilmektedir. Hiçbir sistem insanın ve toplumun manevi ölümünü gerçekleştiremez. Manevi katliamlar yaşanabilir, 12 Eylül rejmi gibi geçici zaferler kazanabilir. Ama toplumu bir bütün olarak manevi soykırımdan geçirmeye güçleri yetmez.
2012 açlık grevi direnişi, devrimci tutsakların direnişini yeni bir boyuta taşıyor. Türkiye ve Kürdistan’da, insanın bütünsel varlığının yeniden ve daha güçlü üretilişi için yol açıyor. Geçmiş tüm açlık grevi ve ölüm orucu direnişlerini kapsayıp ileriye taşıyarak, emekçi kitlelere insani bütünsel varoluş ufku gösteriyor. Barış, kardeşlik, özgürlük ve demokrasi özlemini haykıran direnişçilere bin selam. Direnmek yaşamaktır. Berxwedan jiyane!
* Kamil Yıldız, 2000 yılında 223 gün açlık grevi ve ölüm orucunda kaldı.
KAMİL YILDIZ: Bütünsel varoluş ölümüne savunulur