HDP Van Milletvekili Tayip Temel, Öcalan üzerindeki tecride son verilmesi gerektiğini belirterek, “Bu işin sonu diyalog, tartışma ve çözümdür. Bunun dışında, 30 yıldır denenen ve aynı sonucu veren yöntemlerdir. Savaş savaşı besliyor, kan kanı besliyor” dedi.

 

MEHMET ŞAH ORUÇ / MA / VAN

Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan’ın cezaevi koşulları, Kürt sorununun çözümü için diyalog ve Kürtçe anadilde savunma hakkı için 2012’de başlatılan açlık grevi eylemine katılan HDP Van Milletvekili Tayip Temel, mevcut rejime karşı direniş hattı oluşturulması gerektiğini söyledi.

Öcalan’a uygulanan ağırlaştırılmış tecridin kaldırılması, Kürt sorununun çözümüne ilişkin Öcalan ile diyaloğun kurulması, Kürtçenin resmi kurumlarda kullanılması ve mahkemelerde Kürtçe savunmanın yapılması amacıyla Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 60 tutuklu, 12 Eylül 2012’de açlık grevi eylemi başlattı. Taleplerinin kabul edilmesi için başlatılan açlık grevi eylemi, giderek büyüdü. Daha sonra binlerce tutuklunun katıldığı açlık grevi eylemi, Öcalan’ın çağrısıyla 68’inci gününde sona erdirildi. Açlık grevi eylemi ile Öcalan üzerindeki tecrit koşulları kaldırıldı ve devlet yetkilileri Öcalan’la diyalog kurarak müzakere masasına oturdu. Yine mahkemelerde Kürtçe anadilde savunma hakkı tanındı. Kürt siyasetçilere, seçilmişlere, akademisyenlere ve gazetecilere yönelik 2009’da başlatılan ‘KCK operasyonları’yla tutuklanan ve açlık grevi eylemi başlatan ilk 60 tutuklu arasında bulunan Halkların Demokratik Partisi (HDP) Van Milletvekili Tayip Temel, açlık grevine başlama nedenlerini, o gün yaşanan süreçle bugün yaşananlar arasındaki farklar ve benzerlikler, bugünkü otoriter rejime karşı demokratik muhalefetin ne yapması gerektiğine dair Mezopotamya Ajansı’nın (MA) sorularını yanıtladı.

12 Eylül 2012’de sizleri açlık grevine götüren nedenler nelerdi?

 2009’da “siyasi soykırım operasyonu” diye tanımladığımız bir süreç vardı. Toplumun tüm kesimlerini ve Kürt kurumlarını, Kürt siyasi seçilmişleri hedefleyen operasyonlar başlamıştı. Gözaltına alma, tutuklama ve sindirmeye yönelik cezaevlerinde korkunç bir birikme vardı. Bir de buna bağlı bir savaş konsepti devredeydi. Roboskî gibi katliamlar olmuştu. Adeta, çözüm umutları bitirilmişti. Özellikle Sayın Öcalan’ın tecrit altına alınmasıyla bu süreç hepten böyle bir savaş konseptine dönüşmüştü.

Dolayısıyla cezaevi koşullarında olan akademisyenler, siyasetçiler ve gazeteciler bu durumu görüyordu ve değerlendiriyordu. Duruma kendi cephelerinden bir müdahale gereği duydu. Bu keşmekeşliğe ve korkunç sürecin bir şekilde karşısında durmaları gerekiyordu. Şimdi cezaevi koşullarındaki eylemler, çeşitliliği, renkliliği belli bir yere kadardır. 2011 ve 2012’de uyarı niteliğinde 20’şer günlük açlık grevi yapılmıştı. Bu açlık grevleriyle çeşitli uyarılar yapılmıştı. Eylül 2012’ye doğru gelirken, aslında bir şekilde bu sürece, cezaevlerinden doğru bir müdahalenin şart olduğuna dair bir kanaat oluştu.

Yazılanlar, çizilenler, dışarıdaki operasyonlar ve katliamlar bir şekilde biz içerdekileri, bir adım atmaya mecbur kılıyordu. Çünkü bir tıkanma hali vardı.

 

Hangi taleplerle başlatıldı?

12 Eylül 2012’de başlatılan açlık grevinin temel iki tane talebi vardı;

  • Çözüm sürecinin ya da arayışlarının merkezi ve adresi İmralı Adası’dır. Dolayısıyla oradaki tecrit ve uygulamalar, görüşme ve ziyaret yasakları, bir şekilde bu savaşın başlangıç noktasıydı ve bu savaşın temel nedeniydi. Çünkü herkes bilir ki Sayın Öcalan konuşunca barış umutları, çözüm umutları artar ve siyasal, toplumsal tıkanıkların bir şekilde giderilmesine dönük açıklama ve mesajlar verilir. Dolayısıyla temel taleplerimizden biri bir şekilde bu tecride son verilmesi ve Sayın Öcalan’ın görüşlerini kamuoyuna açıklayabilecek zemin ve koşulların oluşturulması gerekiyordu. Çözümü, barışı ve diyaloğu savunan bir talepti.
  • İkinci talebimiz ise biz tutuklu olan siyasetçiler, akademisyenler, gazeteciler, avukatlar olarak yaşadığımız bir zorlanmaya dairdi. Özel yetkili mahkemeler kurulmuştu.Kürtçe savunma talebi reddediliyordu. Her defa Kürtçe konuşmaya yeltenen siyasetçiler, seçilmişlerin mikrofonu susturuluyordu. “Bilinmeyen bir dille savunma yaptı” diye kayda geçiyordu. Örneğin, ben Kürtçe gazetenin yönetmeni olarak yargılanıyordum. Ben Kürtçe savunma yapamadığım için 3 yıl boyunca sayfalarca hazırlanan iddianameye karşı bir söz söyleyemedim. Dolayısıyla bu mahkemelerdeki korkunç duruma yönelik bir tepki, öfke nedeniyle ortaya koyduğumuz talep; kamusal alanda ve mahkemelerde Kürtçe savunma hakkının tanınmasıydı.
 

Kaç kişiyle ve neden 12 Eylül tarihinde başladınız? 

12 Eylül’ü sembolik olarak darbe günü olarak tanımlıyorduk. Dolayısıyla yine darbe mekaniği devredeydi ve darbe zihniyetine, bu inkar ve 12 Eylül zihniyetine karşı bir hamle olarak başlatıldı. Ben ilk gruptaydım. Benimle beraber tüm Türkiye cezaevlerinde yaklaşık 60 kişi vardı. Bu 60 kişi aslında 12 Eylül’de açlık grevine başladı. Açlık grevi başlar, başlamaz, o dönemin hükümeti, Başbakanı Erdoğan ve İçişleri Bakanı İdris Naim Şahin gibilerin aslında çok korkunç açıklamaları ve söylemleri oldu. Sanki bu açlık grevleri bir mizansen ve oyunmuş gibi yansıtmaya çalıştılar topluma.

Hükümet kanadındaki açıklamalar sizlerde ne tür tepkilere yol açtı?

İlk 30 güne kadar grevin gündemleşmemesi ve toplumun bunun arkasında sürüklenmemesinin bir nedeni bu manipülasyondu. Kısa sürede bitecek şeklinde açıklamalar yapılıyordu. Bu söylemler giderek, biz eylemde olanları tahrik etti. Her söylemden sonra kararlılığımız arttı. Zaten biz açlık grevini başlatırken, bu taleplerin yerine getirilmeyeceğine kadar sonu ölüm orucu bile olsa devam etme kararlığı içerisindeydik. Deklarasyonumuz ve eylem başlatma biçimimiz buydu. O yüzden hükümet yetkilileri ne derse desin açlık grevi kararlılıkla sürdü. 35 ve 40’a yakın grup da dahil oldu. Sayı arttı ve 500 oldu. Daha sonra işte hükümetten yana gelişen açıklamalar, her ne kadar tahrik edici olsa da yine işin vahametini ve kararlılığını, tehlikeli boyutunu anlamaya başladılar. Nitekim ondan sonra sağlık örgütleri, kimi meslek grupları ve insan hakları savunucuları devreye girdi. Açlık grevleri, Türkiye’nin her yerinde toplumsal olarak büyük destek gördü.

Açlık grevlerinin haklı ve meşru talepleri çerçevesinde halk kenetlendi ve halk kesinlikle hükümetin, devletin bu konuda adım atmasını sağladı. 68’inci günde Mehmet Öcalan’ın İmralı’ya gidip dönmesiyle eylem son buldu. O sırada kamu kurumlarında da anadilde savunma hakkına yönelik düzenlemeler de Meclis’ten geçti. Dolayısıyla eylem 68’inci günde Sayın Öcalan’ın bizzat devreye girmesiyle son buldu. Yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 2013’teki Newroz deklarasyonuna giden süreç böyle başladı. Sayın Öcalan ile siyasi heyetlerin ve devlet heyetlerinin görüşmesi başladı. Çözüm süreci ve çözüm umudu büyüdü.

 

O günün koşulları ile bugünün koşulları arasında benzerlik veya farklılık var mı?

Şimdi o dönemde derin devlet el değiştirmişti. Yani KCK operasyonları yapanlar, askeri operasyonları organize eden muhataplar aslında biraz farklıydı. Bugün ise aynı politika ve siyaset sürüyor. Yine çözüm umuduna dair en önemli merkez olan İmralı’ya büyük bir tecrit var. Mesele o çözüm sürecinin yarattığı umutlar, barış havası, toplumdaki refah ve umut düzeyine bir şekilde İmralı tecridiyle son verdiler. Dolmabahçe Mutabakatı yırtıldı, masa devrildi ve Sayın Öcalan yine tecride alındı. Aslında koşullar aynı. Tecrit başladığından bugüne meralar, ormanlar yanıyor, dağ ve bayırlar bombalanıyor, insanlar tutuklanıyor. Hak, hukuk adına ne varsa yerle bir edildi. Bütün toplumsal muhalefet kesimleri sindirildi ve sindirilmeye çalışılıyor. Dolayısıyla 2013’teki barış süreci öncesindeki 2011 ve 2012 süreç ile çok benzer bir süreçle karşı karşıyayız. Şu anda ihtiyaç duyulan şey, bir şekilde Sayın Öcalan ile diyaloğun kurulması, tıkanıklığın ve çözümsüzlüğün aşılmasıdır.

Hem Ortadoğu’daki çözümsüzlüğün aşılmasının yolu hem de Türkiye’deki barış umudunun tekrardan yeşermesi, toplumsal barışın sağlanmasının temel adresi İmralı’dır ve Sayın Öcalan üzerindeki tecridin kalkmasıdır. Bu kadar ısrarcı ve savaş konseptini devreye sokan bir rejim ve hükümetten bunu beklemek akıl karı değildir ama başka da yol yok. Ne yaparlarsa yapsınlar, ne kadar bu süreci sürdürürlerse sürdürsünler acıları büyütmekten, toplumu kamplaştırmaktan, Kürtleri ve diğer muhalefet odaklarını bir şekilde tahrik etmekten ve öfkelendirmekten başka bir işe yaramayacaktır. Bu işin sonu diyalog, tartışma ve çözümdür. Bunun dışında, 30 yıldır denenen ve aynı sonucu veren yöntemlerdir. Savaş savaşı besliyor, kan kanı besliyor.

 Eylem, çözüm sürecine kapı araladı. Bu ve benzeri eyleme bugün ihtiyaç var mıdır? 

Açlık grevi yapanlar, bizzat bu iradeyi ortaya koyanlardır. Yani, belki bir düşünce ve görüş belirtmek ahlaken zor. Şimdi Türkiye’de rejim otoriter ve antidemokratik politikalar devreye koyarak, hiçbir muhalif güce yaşam hakkı tanımıyor. Dolayısıyla faşizme, otoriterliğe ve zulme karşı elbette demokratik bir muhalefet, direniş hattı örmek ve muhalefet gücü ortaya çıkarmak elzemdir, gereklidir. Nitekim HDP de bunu adresidir.

Çatışma, savaş ve Kürtleri sindirmeye yönelik sürdürülen sürecin önüne nasıl geçilebilir?

Türkiye’de yüzde 50’si bu politikalara ve siyasete onay vermiyor. Dolayısıyla bir yüzde 50’nin birliğini ve beraberliğini ve bütünlüğünü oluşturup muhalefet etmesi gerekiyor. Muhalefet yöntemlerini belirlemesi gerekiyor. Bir şekilde bu birlik ve bütünlük oluşturulduktan sonra mevcut rejime karşı direniş hattını oluşturmalı. Demokrasiye çağıran, demokrasiyi tekrardan inşa etmeye davet eden, antidemokratik uygulamalara karşı çıkan, bu konuda toplumun diğer yarısının da bir şekilde vicdanına hitap eden çalışma yapmalıyız. Büyük bir vicdansızlık var ortada, yani o yüzde 50’nin bir araya gelip vicdani bir söylem, program ve planlamayla diğer toplumun yüzde 50’sini vicdanına hitap edip, bu rejimin, iktidarın ve otoriterliğin kendine çekidüzen verip, kendisine gelmesini sağlaması gerekir. Başka da bir yolu yoktur.

 
 

Tutsaklar açlık grevine başlıyor

 

Türk cezaevlerindeki siyasi tutsaklar adına açıklama yapan Deniz Kaya, Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması ve hasta tutukluların serbest bırakılması talebiyle 12 Eylül’de 3 günlük açlık grevi eylemine gireceklerini duyurdu.

 Türkiye’deki cezaevlerinde bulunan PKK ve PAJK’lı tutuklular adına yazılı açıklama yapan Deniz Kaya, Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan üzerindeki tecridin sonlandırılması, hasta tutukluların serbest bırakılması ve tedavi edilmesi için uyarı amaçlı 3 günlük açlık grevine başlayacaklarını duyurdu.

 Kaya, yaptığı açıklamada şunları kaydetti: “Büyük ve anlamlı bir  yaşamın sahibi olma yolunda mücadelemizi yükseltirken, faşizmin her türlü saldırılarına karşın direnmekten bir an bile geri durmadığımız bilinmelidir. Hakikate ve özgürlüğe olan inancımız önünde engel teşkil eden her türlü gericiliğe karşı bir tavır sahibiyiz. Özgürlük savaşımında faşizme esir düşmüş olabiliriz, ama asla teslim olmadığımız mücadele tarihimizde aranmalıdır. Bizler Kürdistan ve Türkiye cezaevlerinde bulunan PKK ve PAJK’lı tutsaklar olarak  AKP-MHP faşist ittifakın tüm işkencelerine karşı yıllarca  direndik ve boyun eğmedik. Zindanlar üzerinden halkın tasfiyesini hesap eden faşizm 14 Temmuz direnişinde nasıl ki galebe çalmışsa bugün de galebe çaldıklarını bilmeliler. 14 Temmuz direniş çizgisinin takipçileri olarak her koşul ve şart altında  değerlere bağlı kalmak kadar onu zafer çizgisinde başarıya taşımak ve halkın özgürlüğü için direnişi yükseltmek temel görev ve sorumluluğumuzdur.

Tecridi asla kabul etmiyoruz 

Önderliğimiz üzerinde gelişen  eşsiz tecridin kodları faşizmin korkularında çözüldüğü böylesi bir anda  hakikat ve özgürlük yanlısı olanların ‘kral çıplak’ deme cesaretini göstermelerinin zamanıdır. Ülkeyi diktatöryal sistemle faşist rejime sürükleyen Erdoğan hükümeti her türlü baskı ve talanı kendine meşru görmesinin yegane gerekçesi gelişen ve büyüyen sessizliktir. Bu nedenle kendine demokrat aydın entelektüel diyen herkesin bu sessizliği bozması gerek. Önderliğimiz İmralı zindanında ağır tecrit altında  bir tutum, bir tavır ve bir ses sahibi olduğu bilinmelidir. Bizler 10 bini aşkın PKK ve PAJK’lı tutsaklar olarak önderliğimizle kenetlendiğimizi ve tecridi asla kabul etmediğimizi belirtiyoruz.

İnsanlık suçu işleniyor

 Cezaevlerindeki koşullar zorlaştırıldı, baskı ve işkenceler arttırıldı. Kamuoyunda özel savaş politikaları ile her şeyin üstünü kapatma istemi aslında aktif faşizmi gizleme çabalarıdır. Bizler esaret koşullarının hiçbir din, demokrasi, hak, hukuk ve özgürlük anlayışıyla alakasının olmadığını görüyor ve yaşıyoruz. Özellikle hasta yoldaşlarımızın tedavilerinin yapılmaması sonucunda yaşamını yitirmeleri tamamen bir insanlık suçudur. Son aylarda Nihat Baymış, Celal Şeker, Selahattin Aytek ve Koçer Özdal yoldaşlar; sağlık sorunlarının ciddi olması ve düzenli olarak tedavi edilmemesinden kaynaklı yaşamlarını yitirdiler.

Açık bir cinayet türüdür

 Bugün yüzlerce  yoldaşımızın ağır hasta olduğu raporlarıyla tescillenmiştir. Zindanda tutulmaları ve tedavilerinin yapılmaması açık bir cinayet türüdür. Bir dönem TC devleti faili meçhullerle hareket edip kendini meşrulaştırırken şimdi ise aleni bir şekilde zindanlarda bunu yapıyor, bu bir insanlık suçudur. Bu nedenle bizler AKP-MHP faşizminin tüm uygulamalarına karşı asla taviz vermeyeceğimizi ve direneceğimizi belirtiyoruz. Kürdistan ve Türkiye’de bulunan PKK ve PAJK’lı tutsaklar olarak Önderliğimiz üzerinde tecridin kaldırılması ve hasta arkadaşlarımızın serbest bırakılması, tedavi edilmesi için uyarı amaçlı 12 Eylül’de başlatacağımız 3 günlük açlık grevi eylemine gireceğimizi belirtiyoruz. Tüm halkımızı  ve insanlığı TC devletinin geliştirdiği faşist rejime karşı ses çıkarmaya ve direnmeye çağırıyoruz. Burada yaşamını yitiren tüm yoldaşlarımızı bir kez daha saygıyla anıyor ve anılarına bağlılık gereği mücadele ölçüsünü yükselteceğimizi belirtiyoruz.”

 
 

Öcalan’ın felsefesine ihtiyaç var

   

Öcalan’ın sadece Kürtler için değil tüm Ortadoğu için sembol olduğunu belirten Süryani Dernekleri Federasyonu Başkanı Evgin Türker, “Tüm halkların da onun felsefesine ihtiyacı var” diyerek bu yüzden Öcalan üzerindeki tecridin kaldırılması gerektiğini söyledi.

Süryani Dernekler Federasyonu Başkanı ve Demokratik Toplum Kongresi Eşbaşkanlık Divan Üyesi Evgin Türker, “Sayın Öcalan üzerinde uygulanan tecrit bir an önce kaldırılmalıdır. Tecridin kaldırılmasıyla halklar arasındaki birliktelik daha da güçlenir” dedi. Öcalan’ın üzerinde uygulanan tecridin dünyada bir örneğinin olmadığını ifade eden Türker, tecridin çözüm olmadığına vurguladı. Türker, “Eğer Türkiye Cumhuriyeti Devleti, Kürtler ile barışmak, bir ara yol bulmak istiyorsa Öcalan’a kulak vermelidir. Sayın Öcalan’ı gidip dinlemelidir. Sayın Öcalan’ın fikirlerini, felsefesini iyice dinlemelidir” ifadesini kullandı.

2013 ile 2015 yılları arasındaki İmralı’da yaşanan diyalog sürecine dikkat çeken Türker, şunları söyledi: “Tüm halklar, o dönem o fikir ve önerilerden birçok tecrübe edindi. Gerçekten de ülkemiz rahatladı. Başta Süryaniler olarak, gerçekten o süreci sahiplendik. O sürecin anlamını ve önemini çok iyi bildik. O sürece de büyük bir destek verdik ama maalesef egemenler, hala halkları birbirine kırdırmak istiyor. Kan akmasını istiyor.”

Ortadoğu başta olmak üzere Türkiye’de egemenlerin kandan beslendiklerine dikkat çeken Türker, şöyle devam etti: “Bu kanın son bulması için acilen Sayın Öcalan ile görüşmeleri gerekir. Tecride bir an önce son verilmelidir. Çünkü, Öcalan sadece Kürtlerin bir sembolü değil, tüm Ortadoğu’daki ezilen halkların bir sembolüdür. Tüm halkların da onun felsefesine ihtiyacı vardır. Böyle bir süreçte, o felsefeye halkların ihtiyacı vardır. Bu kan gölünün, savaşların ve anaların gözyaşları ancak böyle dinebilir.”

Tecridin kaldırılması durumunda halklar arasında birlikteliğin daha güçleneceğini vurgulayan Türker, “Sayın Öcalan ile görüşmeler olsaydı, Sur’da, Nusaybin’de ve Cizre’de bu çatışmalar olmayacaktı. Bugün Rojava’da çatışmalar olmayacaktı. Sayın Öcalan’ın felsefesi yol açıcıdır. Tecridin sonlandırılması ve görüşmelerin devam etmesi durumunda halklar arasında birlik daha da güçlenir. Halklar, birlikte çözüm bulabilirler” diye konuştu.

Eylem ve etkinlikler yetersiz

 Tecridin kaldırılmasına yönelik yapılan eylem ve etkinliklerin yetersiz olduğunu ifade eden Türker, “Gerçekten bir suskunluk var. Ama demek değildir, ilelebet sürecek. İllaki bu halklar, tecride karşı seslerini yükselteceklerdir” şeklinde konuştu.

 
 

Leyla Güven: Harekete geçilmeli

   

Tutuklu bulunduğu cezaevinden DTK Genel Kurulu’na mesaj gönderen Leyla Güven, Öcalan üzerindeki tecridin son bulması için tüm demokratik ve devrimci güçleri harekete geçmeye çağırdı.

Demokratik Toplum Kongresi’nin (DTK), 8. Kongre 1. Genel Kurul Toplantısı, Amed’de HDP İl Örgütü binasındaki Vedat Aydın Konferans Salonu’nda hafta sonu yapıldı. Genel Kurul’a HDP Hakkari Milletvekili olan DTK Eşbaşkanı Leyla Güven, tutuklu bulunduğu Diyarbakır E Tipi Cezaevi’nden mesaj gönderdi.

Güven’in mesajını, DTK Eş Başkanlık Divanı Üyesi Mekiye Güzel okudu. Kürt halkının Öcalan’a karşı hassasiyetleri bilinmesine rağmen tecridin daha da ağırlaştırıldığı üzerinde duran Güven, “Sayın Öcalan üzerindeki ağırlaştırılmış tecridin son bulması için başta Kürt halkı, tüm demokratik ve devrimci güçlerin aktif olmaları gerekir. Yine Sayın Öcalan’ın üzerindeki tecridin son bulması için Öcalan’ın fikirlerinin özgür olması gerekir. Yine Kürt Ulusal Birliği çalışmaların hız kazanması gerekir. Çünkü Kürt sorunu artık evrensel bir sorun hale gelmiştir. Kürt halkının bu mücadelesinin haklılığı meşru olmasından gelir. Biz demokratik siyasetin üzerine düşen görev ve sorumluluk ise doğru yolda mücadeleyi geliştirmektir. Bu da ulusal birlik ruhunu yaratmak ile mümkün. Onun için başta Güney Kürdistan yönetiminin olmak üzere dört parça Kürdistan’da bu çalışmaya hız vermek gerekir. Kürt halkının değerlerini koruma, ancak ulusal birliğin güçlenmesi ile mümkün olur” dedi.