Cumhuriyet tarihi boyunca, aslında İttihat Terakki döneminden bu yana sosyalistlere, Kürt özgürlük mücadelesine ve muhaliflere karşı uygulanan düşmanla savaş hukukundan örnekler ile infaz açısından cezaevindeki son durumla ilgili bilgiler vereceğim.

Herkesin bildiği gibi AKP iktidarı, son 6 yıllık döneminde plebisiter bir muhafazakar diktatörlük örmüş bulunuyor. Çıkarmış olduğu yasalarla, 2001’deki anayasa değişikliği ve ayrıca AB’ye uyum yasalarında edinilen kırıntı özgürlükleri de rafa kaldırmış oldu. Bunlardan bazı örnekler verecek olursak:

*  MİT YASASINDA DEÐİŞİKLİK: Önce MİT yasasında bir değişiklik yaptı ve MİT’e operasyonel yetki verdi. MİT’in şu andaki yetkileri, neredeyse Milli Güvenlik Kurulu’nun yetkilerine eşdeğer hale geldi. MİT’e bütün kamu kurumlarından istediği bilgileri alabilmesi, yargı organı dahil bütün kamu kurumlarını yönlendirebilmesi yetkisi verilmiş oldu. Artık görülen davalarda, özellikle Kürtlerle ilgili davalar ile diğer siyasi davalarda, MİT raporları iddianame ve mütalaalarda kullanılmaya başlandı. Bunun en somut örneklerinden biri, Devrimci Karargah olarak bilinen davada görüldü; başka davalarda da yaşanıyor, yaşanmaya devam edecek gibi görünüyor.

*  İLETİŞİMDE TAHAKKÜM: Telekomünikasyonla ilgili yasada önemli değişiklikler yapıldı. Artık iletişime erişimin engellenmesi, bir bakanın, başbakanın ağzından çıkacak söze bağlı. Mahkeme kararı dahi olmadan 48 saat iletişim engellenebiliyor. Bunun uygulamaları da var. En son internet gazetelerinden bazılarına iletişim engellendi. 

*  İÇ GÜVENLİK YASASI: Bu kadarla da yetinilmedi, kalıcı bir sıkıyönetim yasası olan İç Güvenlik Yasası yürürlüğe kondu, tüm özgürlükçü, demokrat, sosyalist hukukçuların, sendikaların ve muhalefet partilerinin karşı çıkmasına rağmen kalıcı sıkıyönetim yasası geçti. Şimdi bu yasa, Anayasa Mahkemesi’nin önünde; iptal açısından inceleyecek; ama bir türlü inceleyemiyor, bir karar veremiyor. 

Yasanın içeriği çok tartışıldı, ama kısaca geçeyim: Artık mahkeme kararı olmadan, bir profesörün deyimiyle, sokakta dahi iç çamaşırınıza kadar polisler arama yapabilecek. Aracın içinde mahkeme kararı olmadan arama yapılabilecek. Yine, polisin zaten var olan duraksamaksızın, ihtar etmeksizin ateş etme yetkisi daha da çeşitlendi, zenginleştirildi. Bu da yetmedi: Emniyet Genel Müdürlüğü ve Jandarma İstihbarat Daire Başkanlıklarının daha önce 24 saat olan iletişimin denetlenmesi yetkisi 48 saate çıkartıldı. Daha sonra da sadece Gölbaşı‘ndaki bir mahkeme, bütün Türkiye’deki iletişimin denetlenmesi yetkisiyle donatıldı. Tabii ki o Gölbaşı‘ndaki yargıç da hükümetin denetimindeki Hakim ve Savcılar Yüksek Kurulu tarafından atanmış bir yargıç olacak. Şu anda hızla çalışılıyor.

*  ‘DEREBEYİ VALİLER’ DÖNEMİ: Daha da vahimi, İç Güvenlik Yasası’nda, zaten hiçbir zaman gerçek anlamda olmamış olan kuvvetler ayrılığı tamamen ortadan kaldırıldı, “derebeyi valiler” çağı başladı. Vali ve mülki amirliklere hem yargı görevi verildi hem de bir anlamda yasama görevi dahi verilmiş oldu. Örneğin artık vali ve kaymakamlar, herhangi bir konuda adli soruşturma yapması için mülki amirliklere, emniyet güçlerine emir verebilecek. Yine herhangi bir durumda, ortamda neyin suç olup olmayacağına Valilik karar verebilecek; yani suç ihdas edecek. Halbuki suçlar yasayla ihdas edilir, değil mi? Savcının yetkileri de elinden bir anlamda alınmış oldu.

*  SOKAÐA ÇIKMA YASAKLARI: Şu anda 7 ile bağlı 20’ye yakın ilçede sokağa çıkma yasakları, bu yasaya dayandırılarak izah edilmeye çalışılıyor. Halbuki bu İç Güvenlik Yasası’nda dahi valilere verilen sokağa çıkma yasağı yetkisi yok. Anayasa’da yok, hiçbir kanunda da yok. Bugün Kürt illerinde, ilçelerinde ilan edilen sokağa çıkma yasağı, tamamen Anayasa’ya ve yasalara, uluslararası ve bizi de bağlayan belgelere aykırı, keyfi yasaklardır...

*  KİŞİSEL VERİLERİN PAYLAŞILMASI: Bunlar dışında şu anda kişisel verilerin korunmasına dair bir yasa tasarısı meclise geldi. Adalet Komisyonu’ndan geçti. Tüm toplumu fişleyen bir yasa tasarısı bu. Ne yazık ki gündemin yoğunluğundan dolayı şu anda fazla tartışılmıyor bile. Muhalefet partileri dahi fazla gündeme getirmiyor. Bu tasarı yasalaşırsa, kişisel özel veriler dahi işlenebilecek. Yani insanların cinsel eğilimleri, mezhebi, siyasi inançları, değişik konulardaki tercihleri, özellikleri, engelli olup olmadığı veya buna benzer sağlık durumuyla ilgili bilgiler işlenebilecek. Arzu etmese dahi... Bütün bu bilgiler, üçüncü kişilere veya kurumlara, hatta başka ülkelerdeki kurumlara dahi servis edilebilecek. 

Burada bir vahim madde daha var: Her sene kişisel verilerin korunması açısından elde edilen bilgiler, Cumhurbaşkanı’nın önüne konacak. Bu konuda bir kurul oluşturuluyor, 7 kişiden oluşan; bunun 4 tanesini Başbakan, 3 tanesini Cumhurbaşkanı atayacak. Yani Cumhurbaşkanı’na tüm toplumun en özel yaşamıyla ilgili bilgiler dahi servis edilmiş olacak. Tam bir faşist yasa...

KÜRT BELEDİYELERİNİN DİSKALİFİYESİ: Bir başka önemli konu var: Kürt illerindeki, Kürt politikacıların yönettiği belediyeleri diskalifiye etmek için belediyeler kanununda bir değişiklik gündeme getirilmek üzere. Güya yerel yönetimlerin yetkisinin arttırılması gerekçesi konuyor ama bunların da üstünde bir üst kurul oluşacak. Doğrudan Başbakan’a bağlı bir üst kurul... Bu kurul, belediyelere müdahale edebilecek. Burada hedef alınan, yine Kürt politikacıların yönettiği belediyeler...

*  AZERBAYCAN TİPİ BAŞKANLIK: Muhafazakar bir diktatörlükten de öte köktendinci bir Başkanlık sistemi topluma dayatılıyor. Zaten şu anda Kürtlere karşı yürütülen savaşın da bir nedeni bu. Bir Suriye savaşı yaratılmak istenmesinin de nedeni bu. Başkanlık derken Meksika ya da ABD tipi başkanlık da değil; Azerbaycan tipi bir başkanlık, Erdoğan’ın gönlünde yatan. Azerbaycan tipi başkanlığın en önemli özelliği, faşist Nazi hukukunun akıl hocalarından olan Karl Schmidt’in, “Gerektiğinde kanunlar da rafa kaldırılır, kararnamelerle yönetilir” ilkesinin yaşama geçtiği bir sistem... Azerbaycan öyle, kararnamelerle yönetiliyor.

Ayrıca zaten Tayyip’in istediği Başkanlık taslağını Davutoğlu açıklamıştı, orada da bu geçiyor. Başkan’ın olağanüstü kararname çıkarma yetkisinin genişletilmesi, yüksek mahkemelere yargıç atama yetkisi sayısının arttırılması ve iki defa üst üste seçilmesinin sağlanması... Tayyip’in gönlünde yatan böyle bir başkanlık sistemi...


İnsanlığa karşı suç

En önemli olgu, şu anda 1 milyon 500 bin insanı doğrudan etkileyen ve en az iki yüz binin üzerinde Kürt’ü göç etmek zorunda bırakan “insanlığa karşı suç” işlenmiş olmasıdır. “İnsanlığa karşı suç”, uluslararası hukukta, tüm dünya insanlığına karşı işlenmiş suçtur. İnsan hakları hukuku açısından, savaş suçlarından daha ağır bir suçtur, soykırımla eşdeğer bir suçtur; yani suçların suçudur. Bugün AKP iktidarı, 7 Haziran’ın intikamını almak için binlerce askeriyle, özel harekat timleriyle saldırıyor. Ki bu özel harekat timleri, Vali’ye ve Kaymakam’a bağlı değil; bunu itiraf ediyorlar zaten, “Yetkimiz yok” diyorlar. Doğrudan Erdoğan’a bağlı olduğu, gayriresmi, basına da yansıyan bilgiler içinde. Şu ana kadar 50’ye yakın çocuk, 300’e yakın sivil katledildi. En vahşi katliamlar orada yapıldı. Tanklar, toplar ve insansız hava araçlarıyla dahi savaş derinleştiriliyor.

Hendek meselesi bahane. Bütün diktatörlükler, içte savaş çıkarttıklarında, bu savaş suçlarını, insanlığa karşı suçlarını ve yolsuzluklarını örtmek için dışta da savaş politikası izler. Tarih bunun örnekleriyle doludur. Yunan, Arjantin cuntalarını hatırlayın; Saddam’ı hatırlayın... İç politikalarını örtebilmek için bunlar, dışta da savaş politikasını gündeme getirmişti ama sonlarının ne olduğunu biliyoruz. Bugün AKP iktidarı da, içteki savaş politikasını Suriye savaşıyla, Rojava kantonlarının birleşmesini engellemek için Rojava’ya karşı savaşla bunu yapıyor. Başkanlık rejimini getirebilmek için dışta da bu savaş politikalarını gündeme getirmiş durumda. Uçak düşürerek, provokasyonla NATO’yu arkasına alacağını zannetti ama umduğunu pek bulamadı. Yine de bu tür hayallerinden vazgeçebilmiş değil.

Kürdistan, Ortadoğu ve Türkiye’deki panorama böyle. Ayrıca bütün bu olayların Ergenekoncularla uzlaşmadan sonra olması da tesadüf değil. Gerek Tahir Elçi’nin öldürülmesi, izleyen olaylar, gerekse insanlığa karşı suçta yoğunlaşmanın yaşanması, Ergenekoncularla olan pazarlığın sonrasında gündeme geldi. Ama bu arada birçok akademisyen ve yazar, darbe tehlikesine de dikkat çeken değerlendirmeler yapıyorlar.


İktidarın hukuk politikası

Türkiye’de aslında Osmanlı’nın İttihat-Terakki döneminden beri bütün siyasi yargılamalarda “düşmanla savaş hukuku” uygulanmıştır. Türkiye’de uygulanan düşmanla savaş hukuk politikası, 1991 Terörle Mücadele Yasası‘yla anayasasını bulmuştur. Daha önce de cumhuriyet tarihinde kaba bir şekilde bu hukuk uygulanıyordu.

Muhalif olan “unman”dir, insan değildir, anlayışı yatar. Yani o, fail ya da sanık bile olamaz; bu şekilde bile hakları olamaz. Toplumla, düzenle, devletle ilişkisinde güvence vermeyen kişi, düşmandır. Dolayısıyla onun topluma kazandırılması da değil, bertaraf edilmesi gerekir. Yani “muhtemel tehlike, muhtemel suçlu” yaklaşımı vardır. O, düşmandır.

Türkiye’de yargı her zaman, Hegel’e kadar giden faşist anlayışla donatılmıştır. İtalyan faşizminin ceza yasası olan Rocco Ceza Yasası esas alınmıştır; ondan sonra Karl Schmidt ve Günther Jakobs anlayışı egemen olmuştur.

Türkiye’de uygulanan düşmanla savaş hukukunun uluslararası hukuka aykırılıklarını başlıklar altında irdelemek gerekir:

*  İSPAT KÜLFETİ: Düşmanla savaş hukukunda ispat külfeti iddia makamının değil sanığındır. Savunma, suçsuzluğunu ispat edecektir. Bu hukukta masumiyet karinesi olmaz, suçluluk karinesi vardır. Şüpheden sanık yararlanmaz, şüpheden devlet, iktidar yararlanır.

*  BİR SUÇ, ÇOK CEZA: Hukukçular bilir: Aynı suda iki kez yıkanmaz ilkesi burada işlemez. Aynı suda iki kez de, üç kez de yıkanılır. Bir suçtan dolayı dört beş kez de yargılanabilirsiniz. 

ALGAPO HAKKI: Bu hukukta Alpago Hakkı diye bir şey yoktur. Bu hak, hakları ihlal edilenin hakkını savunacak, koruyacak bir başvuru organı olabilmesidir. Mesela Anayasa Mahkemesi, sokağa çıkma yasağı olan yerlerde ihtiyati tedbir kararı vermeyerek orada mağdur olanların “Alpago Hakkı”nı ihlal etti. 

* HAKİKAT: Türkiye’de “izleyerek, takip ederek hakikati bulma” olmaz. Tam tersine, hakikat olmayan şey ortaya çıkarılır.

*  MİRANDA KURALLARI: Yine “haklarını bilmek hakkı”nı ortaya koyan “Miranda Kuralları” uygulanmaz.

*  Dürüst yargılanma hakkının hiçbir ilkesi uygulanmaz. 

*  EŞİTLİK İLKESİ: Silahların eşitliği ilkesi, doğrudanlık, yüz yüzelik ilkeleri uygulanmaz. 

* Karanlık deliller, gizli tanık devreye girer; MİT raporları devreye girer.

*  SANIKSIZ YARGILAMA: Daha da ötesi, son zamanlarda uygulanmaya başlandı: Sanıksız yargılanmalar başlar. İşte SEGBİS sistemi, böyle bir sistemdir. Cezaevlerine bir sistem kuruyorlar. Şu anda yaygınlaşıyor. Dersim’de, Malatya’da, Anadolu’nun birçok yerinde uygulanıyor; şimdi İstanbul’a da getirmeye çalışıyorlar.

*  HAKKANİYET: İnsan hakları hukukunun ceza yargılamalarına yansıyan bölümünde başka bir sistem daha vardır: Eğer yasa kötü bir yasaysa, özünde demokratiklik yoksa hakim, hakkaniyeti yaratacaktır. Yani yasanın içinde çok az olan olumlu tohumu büyütecek, adaleti değil, onun da ötesinde hakkaniyeti uygulayacaktır. Ama düşmanla savaş hukukunda böyle şeyler asla olmaz.

*  ADLİ TEHCİR: Düşmanla savaş hukuku, muhalifleri için adli tehcir, adli getto yaratır; siyasi proje davaları üretir; idari birim faaliyeti olarak çalışır. 


Yargı idari birimi!

Türkiye’de yargı, her zaman idari birim olmuştur. Kadılık kaldırılıp Nizamiye Mahkemeleri kurulduğunda da bu mahkemeler, idari sistem içinde olmuştur ve şu anda da öyledir. HSYK’nin başında Adalet Bakanı ve müsteşarı vardır; bu, idari bir birimdir. Daha düne kadar HSYK, mahkemelere kararların bozulup bozulmamasına göre not veriyordu.

Bizde yargı her zaman ırkçı, şoven olmuştur; sol düşmanı, Kürt düşmanı, Ermeni düşmanı, azınlık düşmanı olmuştur. Mesela Sayın Öcalan’ın yargılanması da, Seyit Rıza’nın yargılanması da yalnız bir ay sürmüştür. Dersim yargılamalarında temyiz yolu kapalıdır; Vali-Komutan idamı onaylar, tutukluluk haliyle ilgilenir. Bu yargılamalarda iki gün içinde iddianamelerin hazırlanması, beş gün içinde duruşmaların bitirilmesi gerekir. Sanığa savunma için iki gün süre verilir, iddianame ise tebliğ edilmez. İstiklal Mahkemeleri de böyle çalışmıştır.

Mahmut Esat Bozkurt, ırkçıydı, Kürtler ve azınlıklar için söylediği meşhur sözü biliyorsunuz. Aynı zamanda şimdiki hukukçuların, yargıç ve savcıların da, dünkü Kemalist yargıç ve savcılarının da, 90’lı yılların yargıç ve savcılarının da mantığı, Mahmut Esat Bozkurt mantığıyla örülmüştür. Mahmut Esat Bozkurt, “Hukukçuların tek görevi vardır, o da devleti korumaktır” demiştir. Bunu böylece Mustafa Kemal de Ankara Üniversitesi’nde bir açılış konuşmasında söylemiştir, Nutuk’ta da da geçer.

Mahmut Esat Bozkurt, aynı zamanda Kastamonu İstiklal Mahkemesi’nde de hakimlik yapmıştır.

Tarihimizde demek ki düşmanla savaş hukukunun bir kaba olarak uygulandığı dönem var, bir de 91’den beri Amerika, İngiltere, Almanya standartlarında uygulandığı dönem var...

Düşmanla savaş hukukunda, yapılan fiil yargılanmaz, yapılmayan, yapılabileceği düşünülen, muhtemel suçlu, muhtemel tehlike yargılanır. Tehlikenin bertaraf edilmesi temeldir. Ortada yargılanacak fiil yok. Zihin tarama yöntemiyle, denetim altında yapılan görüşme kayıtlarında geçen düşüncelerden dolayı yüzlerce sayfalık iddianame hazırlandı. KCK iddianamelerinin hepsi birbirinin kopyası.

Düşmanla savaş hukukunda çifte standart uygulanır. Örneğin Ergenekon davalarında uzlaşma sonucu beraat kararları çıkmaya başladı, tahliyelerden sonra. Aslında ÖYM’leri kaldıran yasanın gerekçesi temel alınsa KCK davalarında da derhal beraat kararı verilmesi gerekir, sol davalarda da... Her türlü işlemin yeniden yapılması gerekir. Dedik ki, “Bu Ergenekon ve benzeri davalarda beraat kararı veriliyor, burada da uygulanması gerekir. En azından geçmiş işlemleri geçersiz kılıp dürüst işlemlerle devam etmek gerekir.” Kabul ettiremedik.



Mutlaka yargılanacaklar

Türkiye, Uluslararası Ceza Mahkemesi’nde (UCM), Erdoğan ve Davutoğlu başta olmak üzere en alta, tetikçilere kadar insanlığa karşı suçtan yargılanabilir. Ama bunun için BM Güvenlik Konseyi’nin oy birliğiyle karar vermesi gerekir. 

* Geçmişte bu suçu başka ülkelerde işleyenlere bakacak olursak, mesela iki ay önce, İsrail Başbakanı Netanyahu ve bir iki bakan hakkında, İspanya’da, insanlığa karşı suçtan tutuklama kararı verildi. 

* Isabel Peron, yakın geçmişte Arjantin’de üç bin cinayetten dolayı insanlığa karşı suçtan yargılandı.

* UCM’de de iki üç hafta önce Filipinler eski Cumhurbaşkanı ve bakanlarının yargılanmasına başlandı. 

* Kaddafi’nin oğlu UCM kararıyla tutuklandı.

* Pinochet hakkında da Fransa’da da üç tane insanlığa karşı suçtan soruşturma açıldı.

Tabii UCM daha çok Afrika üzerine eğiliyor. Büyük devletlerin gölgesinden tam kurtulamadığı için önemli eksiklikler var.

Peki Türkiye konusunda ne olabilir? İstanbul ve Ankara dahil olmak üzere 8 ilden 1000’e yakın avukat olarak “insanlığa karşı suç” başvurusunda bulunduk. Başta Erdoğan ve Davutoğlu hakkında olmak üzere... Ayrıca anayasayı ihlal iddiasında da bulunduk. Kanunsuz sokağa çıkma yasağı ilan edildiğinden ve anayasanın en az yedi maddesinin ihlalinden dolayı... Yaptığımız 50 küsur sayfalık çalışma, BM İnsan Hakları Komitesi’ne gönderiliyor. BM Güvenlik Konseyi’ne de gönderme kararı aldık. Tabii BM Güvenlik Konseyi’nin bu konjonktürde böyle cesaretli bir adım atması zor. Ama giderek, unutmadan, belleği karartmadan konunun üzerine gidilirse, inanıyorum ki belki biraz geç olur ama mutlaka bunlar insanlığa karşı suçtan yargılanacaklar. Bu uzun süreli, çileli bir mücadele yoludur.



KORKU İMPARATORLUÐU MANZARALARI:  Tutsak nüfusu 49 binden 176 bine


Korku imparatorluğu yaratıldı. En ufak şeyde insanlar, TOMA’sıyla, biber gazıyla, açılan davalarla karşı karşıya kalıyor. AKP iktidara geldiğinde cezaevlerindeki nüfus 49 bine yakındı. Geçenlerde bir CHP milletvekili önerge verdi, bakan açıkladı: Kasım 2015 itibariyle Türkiye’deki cezaevi nüfusu 176 bin. Sadece 2015’in Ocak ve Temmuz ayları arasında cezaevlerinde 122 insan öldü, 29’u intiharla... 300’ü ağır olmak üzere 700 küsur hasta var.



AİHM oportünist


AİHM, oportünist kararlar veriyor. AİHM de gerçek anlamda bağımsız ve tarafsız bir üst mahkeme değil. Çünkü onun yargıçlarını da devletler atıyor. AİHM’in de demokratikleşmesi, zaman zaman hukuk platformlarında tartışılıyor. Eğer günün birinde o demokratikleşme olursa, devletler değil de bağımsız hukuk kurumları yargıçları atarsa, o zaman AİHM’den çok iyi kararlar çıkar.

12 Eylül döneminde İsveç, Norveç, Kuzey Avrupa ülkeleri, Türkiye’yi AİHM’e insan haklarını ihlal ettiği için şikayet ettiler. Ama sonuçta ihaleler devreye girdi, pazarlıkla o şikayet devreye girdi. Fakat Yunan Cuntası zamanı, Yunanistan Avrupa Konseyi’nden çıkarılmak üzereydi. Yani Türkiye konusunda nihai adımı atamıyorlar.



ERCAN KANAR*

* İnsan hakları aktivisti ve avukat Ercan Kanar’ın 20 Şubat 2016 tarihinde, Almanya’nın Nürnberg kentinde, Avrupa’nın antiterör yasalarına ilişkin düzenlenen uluslararası sempozyumda yaptığı konuşmadan alınmıştır.