Kötülüğün tavan yaptığı günlerden geçerken "Toplumsal Kucaklaşmadan" söz edenler hep kötülük yapanlardır. Ankara Garı'ndaki kanımız daha kurumadı. Paramparça olan sevdiklerimizin parçaları bir araya gelmedi. Hastanelerin yoğun bakımından çıkamadı barış güvercinleri. 

Türk Medyası ağız birliği etmiş; Toplumsal kucaklaşmadan söz ediyor. Osmanlıdan günümüze ötekileştirilmiş bir toplumda kucaklaşmadan söz etmek aymazlıktan başka bir şey değildir. Kaldı ki kucaklaşmaya o kadar hasretim ki anlatamam. Ama bu koşullarda değil.

Bu kucaklaşma, kardeşlik sözlerini dinlerken Prometheus’un kayası gibi hissediyorum kendimi, yerimden kımıldayamıyorum, her hareket ettiğimde sanki kalbimin damarları kopuyor ve bilinç kaybı yaşıyorum. Kafamda hep aynı soru "insan kendi kanıyla terbiye edilir mi? Diye soruyorum. Kan içmeye doymayan bir ülke burası. Kanı kanla yıkıyor, kandan kale yapmaya çalışıyorlar. Nasıl kucaklaşırız bilemiyorum.

1990’lardan beri ölümle aramızda hep ince bir çizgi oldu ve ben o çizginin yaşam tarafında olduğum için bazen kızdım kendime. Her kızdığımda ise ciğerimi Prometheus'un kartalına parçalattırdım. Elbette bunu mazoşist olduğum için değil sadece kederimden yaptım. Silvan’daki hastane koridorlarındaki gerilla kanları ve kucağımda jitem tarafından öldürülen yoldaşımın, yoldaşlarımın gözlerindeki umudu hiç unutmadım. Barış mitinginde gördüğüm anaların gözyaşını, hastane bahçesindeki anaların babaların, gençlerin sisteme duyduğu nefreti asla unutmayacağım.

Yıllardır bütün bunlara rağmen kendimi yeniden var etme mücadelem ve kendini küllerinden yaratan İkarus gibi ayakta durmaya çalıştım ve umudumu hiç yitirmedim. Hayatımın katileri ile de hiç barışmadım ve barışmayacağım da. Çünkü bunlar barışa kurşun sıktılar, yüreğimize mezarlar kazdılar. Küçücük çocukları kurşunladılar.

Şimdi bu satırları yazmamı sağlayan geciken dolmuşun ve otobüsün şoförüne içimden teşekkür etmek de gelmiyor. Dedim ya Prometheus‘un kayası gibiyim sadece nefes alıyorum.

Ankara Barış katliamına 30 dakika ile geç kaldım, meydana ulaştığımda kan ve ceset parçaları hala o meydanda duruyordu. Arkadaşlarımın çığlıkları, gözyaşları ve darmadağın olmuş barış güvercinlerinin üzerine yürüyen ölüm panzerleri, havada uçuşan joplar hiç aklımdan çıkmayacak.

And olsun ki o canların beden bütünlüğü sağlanıp onlara mezar hakları tanınıncaya kadar da öfkem de bitmeyecek. Brecht’in "Mademki İyisin" dediği çağın kör ve taşlaşmış "iyi" ama tepkisiz insanlarını da unutmayacağım. Onları ceset parçalarıyla terbiye etmeye çalışan sisteme başkaldırmadıkları ve vicdanları kör olduğu için unutmayacağım.

Sarkaç gibi çektiğim acının ve ruhsal boşluğun içinde sallanırken yeryüzüne lanet de yağdırmayacağım, intikam intikam diye bağırıp katil soylarını da sevindirmeyeceğim. Bunu cesaretle var olmaya devam etmek için yapacağım. Ama diktatörlere karşı da sessiz kalmayacağım onları kendi ismiyle çağıracağım. Katile katil, diktatöre diktatör, kundakçıya kundakçı diyeceğim. Çünkü bunlara en büyük ceza bunları kendi adlarıyla çağırmaktır. Onların ruhları da ancak böyle kanar. 

Ceset parçaları arasında şiir yazılır mı? Diye de sormayacağım, elbette yazılır. Yitirdiğimiz yoldaşlarımızı bundan sonra da şiirler yazarak onurlandıracağız. Onların parçalanan bedenlerinin bütünlüğünü kelimelerle bir araya getirip tarihin hafızasına öyle kaydedeceğiz.

Biliyorum bu günlerde hiçbirimiz iyi değiliz iyi olur muyuz bilmiyorum? Ama bir şeyi biliyorum bu coğrafyada diktatörlüğe izin vermeyeceğiz. Kanlı ellerin sokaklarımızı işgal etmesine dur diyeceğiz. Biz bir an önce iyileşeceğiz ve diktatörleri sevindirmeyeceğiz.

Umudunu seçime bağlayan ve yüzlerce insanın kanını akıtanlara yaklaşan seçimlerde dur demek en güzel cevap ve başkaldırı olacaktır.  

Unutmasınlar ki kandan Şatolar da kurulmaz, kurulduğunda ise o Şato’dan çıkılmaz, sadece o duvarların içinde ruhlar taşlaşır.