Gri iklimlerin gölge hayatlarından sıyrılıp yıldızların altına bırakıyorum kendimi. Çocukluğumda kalan bir düştü yıldızları koparıp cebimde saklamak. İzin verirler miydi bir tutam yıldız çalmama? Sonra, uzaklarda hayatın ritmini doğaya nakşeden cırcır sesleri doluyor içime. Ayın ışığını tütüne doğrayıp bir nefes çekiyorum ve ipek ağırlığında kipriklerime dolanan meltemi yüreğimin derinliklerine haps ediyorum. Nöbet tepesinde sonsuzluğa açılan bu vadiyi sınırları tanımadan durmaksızın yürümek istiyorum. Durmaksızın yürümek, yürümek ve yürümek. Gecenin dem vaktindeyiz ve  adeta açlığımıza yıldızları koparıp yiyoruz. İçimiz yıldızlarla doluyor. Herkesin tecrübesine güvendiği yirmi yıllık kadın gerilla çıkınında çıkardığı kekik otunu ufalamaya başlıyor. Burada herkesin neden kekik koktuğunu anlamaya başlıyorum. Kekik ufalamak, uzun yolculukların başlangıcıydı. Uzun yolculuklar ve kekik kokusu. Teslim oluyorum ve itirafımı gecenin kulağına fısıldıyorum. Mutluyum.
Sedir ağacının altında kümelenen arkadaşlar çay bardaklarının arkasında ayı izliyor. Çocukluğumuz büyüyor gecede. Gece, kirlenmiş ruhuma hesap soruyor; ‘İtiraf et, etki seni koynumda sonsuzlaştırayım.’ Hesabı ödenmiş yaşamlarda bir ben kalıyorum geriye ve yaşamım kırılgan bir film şeridi gibi bedenimi kuşatıyor.
Nereyi tutsam çürüyorum. ‘Hayat hep bahar olsa’ diyorum. Biraz önce yatsı namazını kılan mele torunu Rubar, yıldızlardan gözünü ayırmadan karşılık veriyor bana ‘olmaz, kış küser bahar gelmez sonra.’ Susuyorum gece dökülüyor üzerime. Sözü Hıristiyan bir aileden gelen ve koynunda haç taşıyan Melsa alıyor.

‘Dağ ayaklarınızı tanımıyor’

„Burada mevsim hep bahardır. Sadece ayların ismi değişir“ diye ekliyor. Gri iklimlerde kirlenen ruhumu kekik kokan yıldızların sahiplerine bırakıyorum. Doğaya dair derinleşen sohbetimizi araya giren telsiz çağrısı bölüyor. Aşağı inmemiz tavsiye ediliyor. Toparlanıp hızlı adımlarla kendimizi vadiden aşağıya doğru bırakıyoruz. Yıldızlarda ayıramıyorum gözlerimi, saman yolunu takip etmek istiyorum. Tökezlediğimi hisseden Rubar, gülümseyerek elini uzatıyor bana: „Dağ henüz ayaklarınızı tanımıyor. Önce sınar sonra sahiplenir.“ Hep birlikte gülüşüyoruz. Ön sıralarda yürüyen Mardinli Doktor Hogir bana doğru gelerek, „Erdal arkadaşı yarın akşama davet edelim çok güzel saz çalar ve deyiş söyler.“
Grup Dr. Hogir’i onaylayarak: „Uzun zaman oldu bizde dinlemedik. Özledik o sazı ve deyişleri.“ 
Maviye çalan gece yıldızların huzurunda düşlerimi ve sözlerimizi tutanağa geçiyor. „Geç oldu sabah çok iş var“ diye ayaklanan tıp fakültesi mezunu Yılmaz’la grupta ayrılıp çadırımıza doğru yol alıyoruz. Çadırda serili yatağı gösteren Yılmaz’la inatlaşıyoruz. Diretiyorum: „Dışarıda, yıldızların altında yatmalıyım.“
Yılan, akrep ve sivrisineklerin hışmına uğramamdan endişe eden Yılmaz’ı sonunda ikna ediyorum. Biraz korku, biraz endişe ile sabahı yıldız seyrederek karşılıyorum. Sabah kahvaltısında merakımı dışa vuruyorum „Kimdir Erdal, nerelidir, kaç yıldır dağda?“
Çapa Tıp fakültesi mezunu Tatar kökenli kadın gerilla yarım bir gülümseyişle „Merak etme. Akşama görürürsün“ diyor. Yıldızlar gökyüzünde belirmeye başlıyor. Erdal’ın geleceğini duyanlar grubumuza adeta akın ediyorlar. Bir çember oluşturup yere bağdaş kuruyoruz. Yaklaşık yirmi kişiyiz. Çay ve karpuz aynı anda aramıza düşüyor. Bir gerilla plastik bardaklarda çekirdek ikram ediyor bize. Erdal’ı merak ediyorum. Nereden çıkıp geleceğini kestirmeye çalışıyorum. Çok geçmeden bir elinde silah bir elinde sazı ile biri beliriyor gecenin içinde. Kısa boylu, biraz kilolu, saçlarına ak düşmüş, ellisini devirmiş ve belli ki uzun yıllardır dağların tanıdığı Erdal’ın güler yüzlü siluetiyle karşılaşıyorum. Herkes ayağa kalkıp onu selamlıyor. Silahını ağacın gövdesinde garantileyen Erdal, bir elinde saz diğer eliyle merhabalaşıp oturmak için bir yer seçiyor. Gözgöze geliyoruz. Garip bir heyecan duyuyorum. Çocuk benliğimin izini sürerek yasaklı dem gecelerine gidiyorum. Erdal, tek cümle ile bana dönüyor; „Umarım bana eşlik edersin“, başımla onaylıyorum.

‘Bir gitme halindeyiz hepimiz’

Hiç konuşmadan sazı eline alıp başlıyor. „Bugün dost yaralanmış yine gönlüm hoş değil.“ Heybetli duruşunun arkasında eski zamanların sırlarını taşıyor sanki. Yüreğinde kopup gelen depremler dudaklarında kadife bir sese dönüşüyor adeta. Nesimi’den Pir Sultan’a, Mahsuni Şerif’ten Firik Dede’ye, Ahmet Kaya’dan Hasret Gültekin’e ve Aşık Veysel’den Musa Eroğlu’na acıları ve isyanları orta yerimize döküyor. Yer yer Erdal’a eşlik ediyoruz. Gece, yıldızlar, biraz önce karşı dağların ardında yükselerek sesimize doğan ay, yaslandığımız ağaç, börtü böcekler, yıldız nöbetlerini tutanlar bir cümle Erdal’ı dinliyor: „Geldim dünya üzerine/ bıktım onun düzeninden/ ölüleri mezarında çıkarıp da götürdüler.“ Yirmi yıl boyunca sazından hiç ayrılmayan Erdal, en sıcak anlarda bile söylemeye devam etmiş. Zorunlu molalarda, aldığı acı haberlerde, yitip giden bir yıldızın arkasında, uzun yürüyüşlerde, derin kayaklarda, yanlız bir gecenin içinde sazını hiç ama hiç  bırakmamış. „Engin ol gönül engin ol.“
Ara vermeden söylemeye devam eden Erdal’dan gözlerimizi alamıyoruz. Yüzyıllık zaman çocuk kalıyor onun yanında ve bilge bir gezgin gibi sırların kapılarını açıyor zamana. Hoşgörü, adalet, hakikat, özgürlük ve bölüşüm yüreğimizde dem tutuyor. Gece kendi izini sürerek ilerliyor. Erdal, dizlerini avuçlayarak yorgun bedenini ayağa kaldırıyor.
Gitme vakti geldi. Gitmek hep kutsanmıştır. Kalmak acizlerin, güçsüzlerin yurdu olmuştur nedense. Gitmeyi göze almanın cesurca bir hali vardır sanki. Nereye gidecekti acaba. Yanına yaklaşıp „Biraz daha kalsan“ diyorum. Gülümseyerek cevap veriyor; „Biz vedasız gitmeleri seviyoruz. Hepimiz bir gitme halindeyiz. Yoksa menzil uzak düşüyor.“
Sözün bittiği uçurumların kıyısındayım ve elimi Erdal’ın avuçlarında unutuyorum: „Geçti dost kervanı eyleme beni.“
Kandil’in yıldızları güneşi dağlarına hazırlıyor ve herkes bir gitme zamanı telaşında, deyişleri sırt çantalarına doldurarak dağılıyor. Ben vedasız Erdal’a Rubar bana bakıyor. Bana; „Üzülme, onun sesi ve sazı Kerbela kadar geniş ve isyanlıdır. Bu dağlar onu kimseye bırakmaz“ diyor.
Kandil’de deyiş dinlemek bir keyif değildi. Huzurun, inanmanın, hoşgörünün ve geleceğin gönül haritasını çizmekti. Kandil’de Erdal’ı tanımak, Rubar’ın engin yüreğine sığınmak, Dr. Hogir’in elinden tutmak, Melsa’nın kolyesinde asılmaktı. Artık gitmek zamanı menzile uzak düşmeden. Artık, hakka ve hakikate yürüme zamanındayız. Artık, Erdal’ın sazında tel, dudaklarında deyiş, heybesinde dem tutma zamanındayız.


ALİ ONGAN