Soru hoşuma gidiyor. Anlatmaya başlıyorum. Her çocuk gibi o da güzel bir çocuktu. Boyun eğmez, inatçı ve asiydi, hani yaramaz da sayılırdı. Sonra o nazlı çocuk büyüdü, dağa çıktı. Yıllardır tüm ailesi, sevdikleri korktu onun için, ona bir şey olur diye. Kendi sözüme ürperdim ‘ya ona bir şey olursa’ diye.
Bunun nasıl bir duygu olduğunu ben biliyorum. Yıllarca yaşadım. Bu duygunun daha şiddetlisini anneler, babalar ve kardeşler yaşadı. Bu kötü düşünceyi kafamdan hemen kovuyorum ve ‘birazdan onu göreceğim’ diye kendimi motive ediyorum. Yıllar oldu görmeyeli. Zaman zaman basında çıkan resimlerini görmüştüm. Dağa gittikten sonra daha yeni görecektim… Acaba değişmiş miydi? Dile kolay, 20 kusur yıl olmuştu… İnanılmaz heyecanlıyım. Sıcaklar bunaltıcı ama içim içime sığmıyor.
Dağın eteğinde aracımız duruyor. Bir vadinin içine doğru yürüyoruz. Kadın gerillalar gülen yüzleri ile karşılıyor beni, tabii Bêrîtan Dêrsim ile birlikte. Bêrîtan, bütün heybeti, insana güven veren ihtişamı ile duruyor karşımda… Sımsıkı sarılıyoruz. Yüzüne bakıyorum, alnına çizgiler düşmüş, bakmaya kıyamadığım o güzel saçları beyazlamış. Başındaki kırmızı tülbendi ak düşmüş saçlarını güneşten koruyor. Güneş, Dêrsim’de kutsaldır. Hızır’ın yüzüdür, ışığıdır, ‘sizleri korusun’ diyorum sessizce…
Saçlarına elimi sürerek “beyazlamış” diyorum. İnceden buruk bir gülümsemeyle, “son bir yılda daha da çoğaldı. Sakine arkadaşın şehadetinden sonra” diyor.
Susuyorum… Ne diyeceğim?
Sakine Cansız… Kalbimizin ortak acısı…
Benden yaşça küçük olan Bêrîtan şimdi KCK yöneticisi olarak karşımda duruyor…
Kampın içine giriyoruz. Gökyüzüne yükselen ceviz ağaçlarının altında bir masanın etrafında oturuyoruz. Öncesi su, ardından çaylar masaya konuluyor. Hal hatırdan sonra koyu bir sohbet başlıyor. İlerleyen saatlerde sohbetimize Doktor Jiyan, Ferzê, Hedar, Rojda ve Zinarîn de katılıyor.
Bêrîtan Dêrsim yerinde durmuyor. Sık sık gerillaların kendi aralarında iletişimde kullandıkları telsizle konuşuyor. İşin doğrusu dediklerinden hiçbir şey anlamıyorum. Kendi aralarında şifreli bir dil kullanıyorlar. Bêrîtan’a “anlamıyorum” diyorum. Gülerek “anlama daha iyi” diyor.
Bir yandan günlük ihtiyaçlar üzerinden hayatı planlıyorlar, diğer yandan siyasi faaliyetlerini sürdürüyorlar. Gün devrilip güneş evine gidiyor, karanlık çöküyor üstümüze. Gökyüzünde yıldızlar kucak kucağa girmiş. O kadar çoklar ki; saymak mümkün değil. “Şehirde yıldızları saymak kolay, burada sadece zor değil, imkansız” diyorum. Ferzê, “dağın, özgürlüğün farkı” diyor. “PKK bu yıldızlar gibidir, tanıdıkça büyülüyor insanı “ diyerek söze giriyor Rojda.
Kadın gerillalar kendi içlerinde iyi bir disipline sahiplerdi. Herkes yapacağı işe odaklanmış ve ritm hiç bozulmuyordu. Sabah, öğlen, akşam yemekleri saatli ve düzenli, gün içinde televizyon seyredip, kitap okuyup, yazıp, çizip, kendi aralarında insana ve hayata ilişkin her konuda sohbet edip tartışıyorlardı.
Ben ise en çok onları dinlemeyi tercih ediyordum. Türkiye’deki, hatta dünyadaki birçok insanın ve elbet benimde en çok merak ettiğimiz sürecin nasıl evrileceği meselesiydi. KCK Başkanı Abdullah Öcalan’ın süreci başlattığını ve kendilerinin bu sürece uygun davrandıklarını ama AKP hükümetinin belirlenen aşamalar konusunda samimi olmadıklarını söylüyorlardı.
“Peki, ne olacak?” diyorum. Net yanıt veriyorlar, “Biz halkımızın, halklarımızın çıkarını koruyacağız. Süreci, demokrasiyi, özgürlükleri, kadın özgürlüğünü AKP’nin insafına bırakmayacağız. Önderliğimiz bizim kırmızı çizgimizdir” diyorlar.
Üç günün ardından birçok anıyı heybeme yükleyerek ve geride yürekli kadınları bırakarak geri döndüm. Medya Savunma Alanları’ndaki kadın gerillalarla yaptığım söyleşileri gazetemizde bulacaksınız…
ESRA ÇIFTÇI
e.ciftci96@gmail.com
Kandil’de birkaç gün