
Ankara, adı kara… Şarkının sözleri kulağımda çınlıyor bugünlerde. Türkiye tarihi soykırımlarla, kristal gecelerle, holokoustlarla dolu. Soykırım uygulamalarının olmadığı tek gün yok Türkiye’de. Bu ülkede yaşamak için, ne çok ölmeniz gerektiğini anlamamız zor olmayacak, hatta bunun için çok fazla zamana ve zekaya da ihtiyacımız olmayacaktır.
Demokratik siyasetin sıfırlandığı ve devlet menşeli her adımın bir katliamla, soykırımla sonuçlandığı bir dönem yaşanıyor. Kaos teorilerinin hangi aşamasındayız diye soruyorum. Acaba kaostan çıkabilmek ve özgür-demokratik bir yaşama ulaşabilmek için daha kaç katliam olacak, daha kaç insan vahşice katledilecek, daha kaç can alınacak, daha kaç bedel verilecek? Toplumu kaostan çıkarabilme kapasitesinde olan demokrat, devrimci, özgürlükçü kesimler yapmaları gerekeni yeteri kadar yapmadığı sürece, faşizmi, işgali, soykırımı durdurmayı başaramadığı sürece kaostan çıkmak de mümkün olmayacaktır.
Yaşanan büyük felaket başkent denilen ve devletin merkezi olan Ankara’da yaşandı. Ortaokul derslerinden Ankara’nın başkent olma gerekçelerini hatırlıyorum da “Ne kadar doğru söylemiş Milli Eğitim Bakanlığının kitaplarının satırlarından hiç çıkmayan öğretmenlerimiz” diyorum. Tümden bir devlet kurumu, bir resmi binaya benzeyen ve ülkenin tam ortasında yer alarak güvenliği sağlanan soğuk şehir Ankara. Her şeyiyle devletin denetiminde olan ve devlet denetimi dışında tek bir kıpırtıya izin verilmediği bir yer ayrıca.
Ve devlet, kendi başkentinde herkese, toplumun her kesimine karşı saldırı yapabilir, katliam yapabilir, yüzlerce kişiyi öldürebilir ve bine yakın kişiyi hastanelik edebilir. Üstelik de aynı devlet, kendi başkentinde bunca vahşi saldırıyı yaptığı gibi failler arayabilir, ölenlerin yakınlarına hakaret edebilir ve başsağlığı dileklerini dinleyebilir. Ankara saldırısı ardından gelişen en çirkin, en kabullenilmez ve en yürek burkan şey de, tüm ülkelerin, devlet başkanlarının vesairelerin bu tarz katliamların hukuksal zeminini hazırlayan ve nihayetinde talimatını verme anlamına gelen cümleler kuran cumhurbaşkanı ve bunun kuklası olan başbakanı arayarak başsağlığı dilemeleridir. Türkiye toplumu, AKP adlı mafyanın gasp ettiği Türkiye devleti sınırları dahilinde her şeyi yaşamaya maruz ve mahkum bırakılmıştır. Bunu başka mekanlarda benzer yöntemlerle yapan başkaları da ancak bunların meşruiyetini sağlayarak varolmayı sürdüreceklerdir.
Kan tüm topluma bulaştırıldı
Ankara Katliamı’nı protesto amaçlı yapılan gösterilerden birinde açılan bir pankart oldukça dikkat çekiciydi: Barışa kan bulaştı.
Türkiye’de kanın bulaşmadığı ne kaldı ki…
Türkiye’de tüm toplum kana bulaştırıldı. Herkes bir parça öldü. Herkes bir parça yaralandı. Herkes bir parçasını kaybetti. Herkes bir organını kaybetti. Kaybetmeyenler de akli muvazenesini kaybetmeye mecbur bırakılarak travmanın hedef kitlesini oluşturdu. Kurban bayramlarında hayvan kesimlerine tepki gösterenler çoktan sustu. Çünkü toplumun büyük çoğunluğu artık insan kanı görmeye alıştı. Alıştırıldı. Kadına yönelik şiddetin dozajı AKP iktidarı sürecinde zirve yaptı. Kadın katliamları evlerden, duvarların ardından çıkarak sokağa taştı ve sokaklarda önce kadınların kanları akıtıldı. Kadınların, çocukların, Kürtlerin, Ermenilerin, Alevilerin ve onlardan olmayan herkesin kanı akıtılarak tüm toplum kan görmeye alıştırıldı ve travmanın psikolojik zemini hazırlandı. Türkiye’de tüm toplum kaybettiği parçasının arkasından sessizce ağlayacak düzeye getirilmiştir. Bundan sonraki aşama, ağlamaktan da vazgeçmek ve öldükçe suskunluğu arttırmak, ölmek ve giderek ölmeyi daha çok, daha erken ve daha sessizce istemektir.
Eğer bu gidişata güçlü bir müdahale edilmezse Türkiye toplumunun belleğinde büyük tahribatlar yaşanması tehlikesi ortaya çıkacaktır. Toplumların algıları, kavramlara bakış açıları değiştirilerek belleklerinde deformasyon yaratılmaya çalışılmaktadır. Giderek kavramlar değişiyor. Kavramlara bakış açıları değişiyor. Özgürlük, barış ve demokrasi kavramlarının toplum yaşamı için önemi tartışılmaz. Ancak bunca kanın bulaştığı bu kavramları fetişleştirmek ve bu kavramları bunca kana bulayanlar karşısında naif duruşlar içinde bulunmak, istekte bulunmak, temennilerde bulunmak ancak demokratik, komünal toplumsal belleklerin deforme olmasına yol açacaktır. Toplum buna izin vermemelidir.
Demokrasi seçim odaklı olamaz
Bugün demokratik siyaset alanında mücadele edenlerin demokrasiyi salt söylemden ibaret konumdan çıkarmaları zorunludur. Demokrasi seçim odaklı değildir, olamaz. Demokrasiyi, bunca kana rağmen seçimlere endekslemek, AKP’nin faşist, darbeci, katliamcı, soykırımcı uygulamaları karşısında yenilmenin özgür toplumun iradesine sınırlar çizmektir. Demokrasi mücadelesi seçimlerden ibaret değildir. Faşist AKP’nin her saldırısını seçim sonuçlarına endeksli yorumlamak da toplumun özgürlük ve demokrasi dinamizmini salt seçimlere kilitlemek gibi bir sonucu getirir. Ve bu sonuç, toplumlarımızın, halklarımızın hak ettiği bir sonuç değildir.
Yaşanan bu katliamın ardından hukuki ya da adli soruşturma peşine düşmek büyük yanılgıdır. Faillerinin bulunacağı ve adalete teslim edileceği sözleri bir yalan, alay ve hatta ölümü kutsamanın örtük biçimidir. Devletin apaçık fail olduğu bir katliamda başka failler aramak, müsvedde failler ortaya çıkarmaya çalışmak sadece ulus devlet canavarını ve AKP faşizmini aklamaya hizmet eder. Bundan dolayı, ölenlerin çoğunluğunun HDP’li olduğu katliamdan söz ederken faillerinin bulunmasından, adaletten, hukuktan, barışta ısrardan söz etmek anlamsızdır. Çünkü AKP’nin anlayışı şehirde, dağda, mahallede, yürüyüşte ya da yaşamın herhangi bir mekanında öldürmek ve yok etmektir.
10 Ekim Ankara Katliamı, Türkiye devletinin kimliğidir ve gerçek yüzüdür. Kendi başkentinde yüzlerce insanını katleden devleti artık herkes görmeli, tanımalı ve doğru bilmelidir. Türkiyeli tüm toplumlar, sivil toplum kuruluşları ve yaşamak isteyen herkes bilmelidir. Devlet katliam, kan, yalan, sömürü, tecavüzdür. Ölüm ve zulümdür. Bu gidişata dur demek, insan olmak için devletsiz yaşamın bir zorunluluk olduğunu toplum bilince çıkarmalı. Devletsiz olmak, özgür olmaktır. Kansız, savaşsız, travmasız yaşamaktır. Kürdistan toplumunun attığı öz yönetim adımı, devletsiz yaşamı yaratmanın bir adımıdır. Demokratik ulus anlayışını temsil eden HDP’ye yönelik geliştirilen Ankara Katliamı’na verilecek en doğru cevap, Türkiye toplumlarında öz yönetim anlayışını ve pratiklerini geliştirmektir. Ancak devletsiz bir yaşam sistemini inşa ederek yaşamımızdaki her şeye bulaşmış olan kanı temizleyebiliriz.
Ankara Katliamı’nda yaşanan acıyı, ölümün ve ölümden öte kayıpların verdiği acıyı kesinlikle unutmayacağız.
Yüreğimize gömmeyeceğiz ve acının yeni acılar yeşertmesine izin vermeyeceğiz.