Roj Tv ekranını kararttılar. Katiller karanlığı severler. Karanlığa karışarak, cinayet işlerler…
Ermeni kırımı tasarlanmış, karanlıkta işlenmiş bir insanlık cinayetiydi. 1920-1940 arasındaki Kürdistan kırımı da…
O zaman da, insan vicdanı müsameresine çıkan Batı, gözlerini kapatıp foşurdayan kan sesini dinledi, ama cinayetleri görmedi. Çünkü katil, „yakala“ deyince atağa geçen, çıkarlarına bekçilik edendi.
Ayrıca servetleri kan birikimi, kendi elinde de kan vardı. Avustralya’nın sahibi kara derili Aburjinlerin, siyah Afrikalı’nın, Amerika adını verdikleri esmer tenli yerliler Mayaların, Astekler, derileri özgür ruhlarıyla gezgin Amerikan kabilelerinin kanı…
Kanlı, eli kanlının sırdaşı, suç ortağıydı. Katil, katile dönüp, „elinde insan kanı damlıyor“ diyemezdi. Bu kuralı, Ermeniler ve Kürdistan meselesinde bozmadılar.
İnsanlık suçuna göz kapamaya karşılık, onlara çıkarlarının bekçiliği, gerektiği yerde tetikçilik görevi verdiler. Bekçiliğe dair görev emrine itiraz duyduklarında, Ermeni kırımını hatırlatıp, „suçlu ayağa kalk!“ dediler.
Sabıka kayıtlarıyla dolu başka insanlık suçlarını önlerine koydular. Kürtlere, Rumlara, Yahudilere karşı işlenmiş suçların dosyası sıra sıra…
Bu gün Kürdistan’da işlenen insanlık suçları da Batı destekli. Onun için, efendiye karşı boyunları bükük. Emir gelince ta Libya’da cinayet işlemeye koşuyor, Suriye’de efendisinin „iyi yürekli terörist“i rolüne çıkıyorlar.
Efendilerinden Fransa, eski bir sömürge imparatorluğu. Ekonomik olarak sıfırı tüketince, eski rolünde Batı öncülüğüne çıkıp, Libya petrollerine konmada birinciliği kaptı. Eski sömürgesi Suriye’den pay alma hamlesinde, TC gönüllü ama, İran petrolleri konusunda yan çizince, „elinde Ermeni kanı var“ kozuyla karşısına dikildi.
Sonra Ermeni şantajını, Kürdistan’la takas etti. Durup dururken, Kürdistan’ın aydınlığa açılan pencerelerinden Roj Tv’nin yayınını keserek, TC’nin muhtaç olduğu karanlığı armağan etti.
Kürdistan, 1990’larda karanlıktı. Perdenin gerisinde kırım yapılıyor, Türk kamuoyunun vicdanı gazeteler, manşetleriyle fail olarak PKK’yi gösteriyor, televizyonlardan bazıları, „perde arkası“ proğramlarıyla Kürdü kendini öldüren gösteriyor, bazıları „ciğerimiz yandı“ sahtekarlığıyla göz yaşı ayinlerine öncülük ediyordu.
Şimdi askeri kışlaların tel örgülerinin arası kazıldıkça, masum ve mazlumların toprağa sızmış kanı, arta kalmış kemikleri fışkırıyor. Dünden kalma insanlık suçu kanıtlarıdır, bunlar.
Kürdistan’da dün, TC’nin adı, JİTEM’di. Katiller, devletten kadrolu, maaşlı memurlarıydı. Bellerine sokulu, omuzlarına asılı silahlar, insan kaçırmada da kullanılan arabalar devlet malıydı. Katiller, devletin tahsis ettiği lojmanlarda kalıyor, devlet tabelası asılı karargahlarda toplanıyor, orada işkence yapıp, yükseklerden gelen emirle cinayet işliyorlardı.
Bu gün, JİTEM’in boşluğunu da doldurarak devlet olan Gülen-AKP oratklığı iki yıl önce asit kuyularından çıkan kemiklere, „hayvanlara ait“ deyip geçiştirmiş, devlet eliyle işlenen cinayetlerin üstünü kapatmıştı.
 Bu gün devletin tel örgüleri arasından saçılan kemiklere kılıf bulamıyorlar. Devlet adına karar verenler, Türk adaletinin hava edildiği katiller isim ve rütbeleriyle tek tek belli. Ama devletin ağızları, bizleri avanak yerine koyup, kandırma, dolandırma çabasıyla, uzaydan gelmiş gibi „acaba kim yaptı?“ diye soruyordu. Kendisi bir Kürt olan ve dindarlıktan başı dönmüş rolleri yapan bir Bakan, dağlardaki canlı hayatı kimyasal bombalarla katleden, ırkçı histeriyle toplu kırım yapanların dini oluyormuş gibi toprak altından çıkanların dini usulle gömülmediklerini söyleyerek, bizimle alay ediyordu.
Baş dönecek olursak, Roj Tv’nin kapatılması, aranan karanlığın bulunmasıdır. Çukurca’dan sonra Roboski katliamı ve en son Hakkari’de denenen toplu kırım girişimi olacakların habercisidir.
Ha, Türk kamu tepkisi mi? Toprağın verdiği kemikler, katliamlardan görüldüğü üzere vicdanların vicdanı zaten çürük. Diller lal, gözlere mil çekili…
Kendi dincisine kör bakar. Fakat Pakistan ve Afganistan dincilerinin işledikleri cinayetleri görür, konuşurlar onlar. Filistinli çocuklar için yas da tutarlar. Devlet ağzıyla ölümü sipariş edilmiş, sonra tek kişiye mal edilmiş Hrant Dink cinayetinde de gördük. Yüce güç, „geçiş serbesttir“ deyince, medya „kim öldürdü?“ demeden sonra „hani ya devlet içindeki el“ diye sorgulamaya, kitleler de protestoya koştular.
Kürdistan 1920’den beri tanıktır ki, böyledir TC’de vicdansal haller.
Güç emretmeyince toprağın verdiği Kürtlerin kemiklerini, 19’u çocuk, 34 Kürdün uçaklarla berhava edilmemesini de görmüyordu, kamu vicdanı denilen o haller…
Eli kulağında olan yeni kırımları da görmeyecek, kan foşurtusunu da duymayacak, vicdanlar. Yok olan ezeli ve ebedi düşman Kürtlerdir, nasıl olsa…