Hemen söyleyelim: Terörün baş komiseri Recep ve onun peygamberi Fethullah Gülen, ama suskun kalan Türk toplumu da masum değildir. Susmak onaylamak, suç ortaklığı yapmaktır, çünkü. İnsanlığa karşı işlenmiş suçu normal görmek…
Uzaktaki Filistin için sokağa dökülenlerin suskunluğunu Kürtler gördü, ama planlı katliam da işe yaramadı. Komiseri Recep, Kürdistan halkının sinip, pısacağını ve napalm bombalarıyla paramparça edilmiş evlatlarını sahipsiz, ailelerini yalnız bırakacağını sanıyor, hatta, gönderdiği temsilcisinin (kaymakam) alkışlanacağını bekliyordu.
Fakat tam tersi oldu. Kürtler teröre teslim olacaklarına, Kürdistan özleminin renkleriyle katliam yerini doldurup, „ben buradayım“ diyerek, teröristlere meydan okumakla kalmadılar; masum şehitlerine sahip çıkarak da, katilleri şaşkına çevirdiler. TC Başbakanı, yaşadığı bu şaşkınlıkla katliamı yapan generalleri teşekkürle kutluyor, temsilcisinin dövülmesi yasını tutuyordu. Daha çok haline yanacaktır. Çünkü onun hayatı, bir öyle, bir böyle dansıdır. Yalanlar bütünü…
On yıl önce, Türk adaletinin iplerini de elinde tutan generallerin şamarıyla yere devrilmiş, boynu büyük mağdur rolünde Amerika ve Avrupa kapılarında, siyasi yardım dilenen adamdı. Köprüyü geçinceye kadar, kıyıda bakan ayıya „dayıcığım“ diyen bütün ruh ve karekter benzerlerinin kurnazlığıyla demokrasi arıyor gibi yapıyor, Avrupa değerlerini savunuyordu.
Yalan, dolan taklaları arasında Kürdistan meselesine Bask ve İrlanda sorunlarını çözen Avrupa gibi bakıyor, „adil çözüm“ diyordu. Dış düşmansız asla yapamayan yaşama biçimi, „ehlileştim“ gösterisinde, „komşularla sıfır poblem“ diyor, ezeli düşman Ermenistan, Yunanistan’la saldırmazlık anlaşmaları bile yapıyordu. Şark kurnazlığının ayıya dayı deme meselini unutan Avrupa, beşüş yüzünün rol gereği aldığı görünüşe aldanıp, „aman evladım, desteğim ardında, sen yoluna devam et“ diyordu.
Kullanılıp, miadını doldurduktan sonra kenara atılan her Kürt gibi, ihtiyaç fazlalığından bugün artık ortalıkta görülmeyen Cüneyt Zapsu da, o tarihlerde, Amerika’da eşikler aşındırıyor, yakaladığı temizlikçi, kapıcıya bile „o size hizmete amadedir, onu halı altına süpüreceğinize, kullanın“ diyordu.
Orta malı olup, kullanacak kişinin kucağına atılmak üzere dört dönmek onuru kırıcı, aşağılayıcı, ama karekter meselesi işte!..
Ve Amerika’nın kullanımına girildikten sonra, dışarıda ve içerde her şey tersine dönüyordu. Artık Avrupa desteğine ihtiyacı yoktu. Kürdistan meselesinde „kanunsuz komiser Recep“ti. Amerika’nın çıkarlarının bekçisi olarak, durup dururken Libya’ya savaş ilan edip, üç gün önce elinden ödül aldığı lideri Kaddafi’nin kanına elini buladıktan sonra, artık tam anlamıyla göz doldurmuş, „heyt, tutmayın beni lan“ diye naralanan yalancı kabadayıya dönmüş, kendince Ortadoğu’ya demokrasi getirecek liderliğine bile soyunmuştu.
İçeride kanunsuz baş komiser olarak Kürt kanı döküyor, ama Araplara kurtarıcılık fiyakası satıyordu. Ta ki Mısır ve Suriye’de, „sen evinin içindeki kana, kire bak“ diyenede, hamiliğine soyunduğu Filistin meselesi başka mecralara dökülene kadar…
Komiser Recep, bu gün Ortadoğu’da yenilmiş, ibiği yandan sarkmış horoz. Fakat, hizmetlerine karşılık, daha düne kadar kandırma kürsülerinde, „yaratılanı (insanı), yaratandan (Allahtan) dolayı seviyorum“ diye haykıran adam, kullanılmaya karşılık Amerika’dan aldığı istihbarat ve bombalarla Kürdistan’da terörün kan damlayan eli, ölüm kusan ağzı. Kanunsuz baş komiser olarak, kendisinden öncekilerin başarısızlıklarını tekrarlayıp, Kürdistan meselesini ölümle çözmek üzere, asker ve polis ordularına emirler veriyor. Onlar da gidip, sınırda ticret yapan çocukları katlediyor. Ve toplu cinayeti, Türk halkına, Kürtleri teslim alma zafer gibi sunuyorlar...
Kürtlerin katillerine teslim olup, bağlılıkla biat edeceğini kim komiser Recep ve Peygamberi Fethullah Gülen’in kulağına fısıldamış, akılsız başlarına yerleştirmişse, tesbit doğru değil, büyük bir yanılgıdır.
Tersine, Kürdistan ruhu soykırım yağdıran zulüm yağmurlarıyla yeşerdi. Birken, bin oldu. Bu gün milyonlar…
Gidenin yeri boş kalmıyor, kin tarlasında. En gözü karalar yetişiyor, kökten…
Nerede soyulacak bir dükkan var gözüyle dünyaya bakanlar anlamaz, akılları almaz ama, dün bu günün aynasıdır.
Eğer Kürtler soykırım terörüyle sinip, yılsaydı, bu 1920’de Koçgiri’de başlayıp, Zilan ve 1938 kışında Dersim’de biten kan nehirleriyle mümkün olurdu.